(Yıl: 2003. Türkiye henüz ADSL’e geçmiş, şu sesten çıkmış.)
“Okumak… Kitap okumak sessiz bir odada tek başına kalmayı gerektiriyor da ondan.
Aslında kitap okumayı sevmeyen epey zeki arkadaşlarım var. Ve okuyamama sebepleri yalnızca canlarının sıkılması falan da değil. Kitap okuma esnasındaki o yalnızlık, o düşüncelerle baş başa kalma hâli neredeyse bir çeşit dehşet duygusuna yol açıyor onlarda.
Halka açık alanların çoğunda artık o eski sessizlikten eser yok Amerika’da… İçeri adımınızı atar atmaz fark ediyorsunuz da zaten. Her yerden bir müzik yayını yapılıyor. Müzikle dalga geçmek de çok kolay, çünkü genellikle gerçekten korkunç müzikler çalıyorlar ama… Artık hiçbir anın sessiz geçmesine katlanamıyor oluşumuz bence hakkımızda çok şey anlatıyor.
Ve bunu tam manasıyla açıklayabilecek miyim emin değilim ama… Ne zaman ki hayatın tek amacının kendini tatmin etmek, sürekli bir şeyler elde etmek ve boyuna koşturup durmaktan ibaret olduğunu hissetmeye başlıyorsun; işte tam da o an, içinde, öbür yanını ihmal edilmiş bırakıyorsun demektir. Hani o sessiz, sakin anlara hasret kalan, aynı şeyi 30 saniye yerine belki yarım saat boyunca derinlemesine düşünmek isteyen yanını… Ve bu ihmal edilmişlik içimizdeki o dehşet duygusunu tetikliyor.
Ve bu kulağa ne kadar mantıklı gelecek emin değilim ama ABD’deki kültürün her geçen yıl daha da düşmanca bir hâl takındığı da ortada. Ama bu düşmanlığı ‘öfke’ gibi de düşünmemek lazım. Demek istediğim, bir saat boyunca insanlardan bir kitap okumalarını ya da bir sanat eserine bakmalarını istemek gün geçtikçe zorlaşıyor. Ya da anlaması emek isteyen bir müzik parçasını can kulağıyla dinlemelerini beklemek de… Buna sebep olan birçok şey var elbette ama bilhassa bilgisayar ve internet kültürünün hakim olduğu günümüzde her şey o kadar hızlı ki…
Ve işler ne kadar hızlanırsa, içimizdeki o ‘hızlıca tüket, yenisine geç’ diyen taraf daha baskın hâle geliyor, sessizliği seven, hiçbir dış uyaran olmadan da var olabilen öbür yanımız ise aynı ölçüde ihmal edilmiş kalıyor.”
*
Sıralamamız normalde benim birazdan anlatacağım hikâyem, sonra alıntı, en son da video olmalıydı. Acaba biraz gizli mi kalsın istedim yoksa alıntı çok güzeldi de bu anlatacaklarım önüne geçmesin mi istedim emin değilim.
*
Denisa ve Aura, eski çok yakın arkadaşları Alexandra hakkında şiddetli bir tartışma içindeler. Daha doğrusu Denisa hiddetli, Aura celallenmiyor. Denisa, Alexandra’ya verip veriştiriyor, ama Aura, hakkında pek ileri geri konuşmuyor, dinliyor. Birkaç bir şey söyleyip susuyor… Denisa, Aura’nın bu kaçıngan tavırlarına tavırlı. Aura ise gönlümü şu soru cümlesiyle çeliyor: “Seni tam olarak ne dersem tatmin edebilmiş olacağım Denisam, gülüm? Ne istiyorsun hele, onu de.”
Çok benzer durumlarda bulunmuş, hemen hemen aynı tepkileri vermiştim Aura’yla. Hem sakin, hem ahlaklı, hem de zeki… Bu Aura gibisi az bulunur besbelli.
Az gittik, uz gittik. Dere tepe düz gittik derken tutamadım kendimi:
“Seni takdir ettim orada valla Aura, kafalı bi’ kızsın, başkası olsa kendini tutamaz, patlardı.”
Sağ ol, mağ ol.
“Biz de aslında, bakma, çok benzer durumlar yaşadık. Ben de aynı senin gib—”
“Yani sadece seninle aynı şeyi düşündüğüm için mi beni zeki buluyorsun?”
Eh, öyle değiller, ıh ve mıhlar. İnanmış gibi yaptı. (Zeki değilsek de zeki kimdir yüz kilometreden anlarız canım okur.)
*
Auralar köylerine gitti, bize başka düşler girdi. Ama sorduğu soru o günden beri beni esiri etti. Sahi, o yüzden miydi? Yani temelde demek istiyorum, ben bir şeyi akıllıca bulduğum için kendime şiar edinmiş olamaz mıydım? Yalnızca ben yaptığım için mi akıllıcaydı yoksa akıllıca olduğu için mi ben böyle yapmıştım? Yoksa yalnızca benim gibi davrananların en akıllı olacağını düşünen bi’ narsist miydim?
Cevabı çok aramadım, işte video ve çevirisi canım. Size bahsettiğim o müzik hakkındaki düşüncelerden, sosyal medya ve hızından, durmaktan bahsediyordu hem. Hem de David Foster Wallace gibi biri, daha ne olsun… Bana, yapılan araştırmalara falan inanmadınız ama en azından ölmüş adamın yazdıklarının hat’rına biraz bi’ düşünürsünüz canım. Çünkü… çünkü…
Çünkü o da benim düşündüklerimi söylüyor, kafalı biri =P

Narsist olmaktan çok -ki yok d(iy)emiyorum, konu senin düşüncelerinse nasıl yok diyebilirim ki çok sevgili buster- bana biraz naif realizm, biraz iç grup yanlılığı etkisi, biraz sosyal kimlik teorisi ile bağlantılı olarak benlik koruma ve zaman zaman hepimizin muzdarip olduğu ama belki de çok azımızın fark edebildiği actor-observer bias’in ortaya karışık bi meyve tabağında sunulmuş hali gibi hissettirdi bu kendine -ve elbette biz garibaağn okuyuculara-sorduğun sorular. Bir tür zihinsel refleks, sosyal-bilişsel bir parçamız, fazlasıyla insani. İşte tam olarak da bur’da utanmaya başlayabiliriz belki 🙂
Hahahhahaha, artık saldık diyorsun oraları İdilim. Actor-observer bias için bir keps buldum (buna ‘meme’ diyemem, malum, millet sorgulasa da aklım karışıyor) şey diyor: “Herkes kendi davranışlarından sorumlu… Ben hariç.”
Şöyle linki bırakayım kepsin, kendisi yok ama okuma yapmak isteyen olur belki: https://www.shortcogs.com/bias/actor-observer-bias