Birkaç hafta önce annemin kankasının kızının nikâhı vardı. (N’aber?)
Birkaç hafta önce annemin kankasının kızının (sonradan benim de kankam olan kızın) nikâhı vardı. Bu da olmadı. Birkaç hafta önce Rachel Getting Married. Tamam dur, baştan: Birkaç hafta önce kankam evleniyordu. Ve fakat daha o gün gelmeden sıkıntılar baş göstermişti. İçimde. Sebepsiz. Bilirsin işte canım okur, hayatta bazı etkinlikler vardır, yapılacaktır. Sen de öyle ya da böyle yahut da şöyle hissedeceksindir. Pek başka bir şey umma.
***
Nikâh için annemlere geldim. Yoğun geçen günlerden sonra. Nedense artık birkaç kişiyle haftada birkaç gün takılsam, o kişileri çok sevsem, o kişiler canım bile olsalar tükenmiş hissediyorum. Üç gün falan değil evden çıkmak, çöp atasım dahi gelmiyor. Bunu da evden çalışmama bağlıyorum. Diyorum oğlum buster, muhakkak öğretmenliğe dönmen, sosyalleşmen lazım. Bu yorgunluk, bu tükenmişlik olacak iş değil. Çünkü aslında yorgun değilsin, bunalımdasın. Yaşamasızsın. Bir şeyler yapmalısın… Bir an, bizim eski dil kursundaki patronun telefonunun üzerine tıklıyorum. Birkaç yerde daha bağlantıları var hem, onlar istemezse ya da onlara hoca lazım değilse bile bana bir yer bulur. Mesajı hazırlıyor, göndermiyorum. Şu nikah geçsin de hele.
***
Sabahına, kendi evimden yanlış takımın ceketini getirdiğimi fark ediyorum. Bu nasıl olmuş olabilir aklım almıyor: Getirmem gereken kruvaze bir şey, ve tek bir kruvaze takımım var… Büyü de tam bu noktada başlıyor.
Sabah zorla bir şeyler yiyor, bu ceket ve bu pantolona ne uydurabilirim diye düşünüyorum. İçime açık renk gömlek giydiğimde pantolon ve ceketin takım olmadığı çok anlaşılıyor. Diyorum siyah bir şey giyeyim, hepsi siyahın başka başka tonları olacağından çok da anlaşılmaz. (Belki de tersidir ama gözüme o an öyle görünüyor.) Zamanım olsa ya yeni bir takım alacağım ya da evime gidip doğru ceketi. Neyse diyorum, anı olur, anlatırım çıkışta.
Telefonla oynamaya başlıyorum. Sabah bir durum bildirisi paylaşılmış. Demin anlattığım patronun kız kardeşinin kızı. Ece. Onlarla da çalışmıştım. Hatta bir dönem sadece onlarla çalışmak istiyordum ki krize yol açmıştı durum kardeşler arasında. Ama ne eğlenmiştik… Durduk yere verilen partiler, davetler, eğlenceler, doğum günleri, onlar ve de bunlar. Hâlâ orada tanıştığım ve görüştüğüm arkadaşlarım var. Ece’yi de ayrı severim. Paylaştığı şeye tıklıyorum.
Babasını öperken çekilmiş siyah-beyaz bi’ fotoğraf. Vefat etmiş. En fazla 50’lerinde olsa gerek. Kalp. Bir süre öylece duruyorum. Bir süre zamanın duruşunu ta içimde, en içimde hissediyorum. Ne zamanmış? İkindi. Bakalım. İkindi beş gibi okunuyor. Güzel. Bu bi’ işaret. Kruvaze takımla zaten gidilmezdi, bu da bir başkası. Siyah takım ve siyah gömlek, bir diğeri. Gidiyorum. Nereye gidiyorum, niye gidiyorum, ne oluyor hiç farkında değilim. Direksiyondayım. Ha, evet, önce nikâha… Gülüyor, eğleniyoruz. Sonra arabayı teyzeme bırakıp hemen kaçıyorum. Asıl ait olduğum yere, acıya, kedere, üzüntüye… Koşuyorum adeta. Henüz erken. Samatya’da hızlıca iki bira içiyorum.
***
Tıklım tıklım tarihi bir cami. Küçük bir avlu. Yine alakasız insanlar. Alakalı insanlar. Kederliler… Hemen de anlaşılıyorlar. Kim yakınını kaybetmiş daha önce, kimin çok zaman geçmiş, kimin 100 yaşına dek bütün akrabaları yaşamış ve hatta yaşıyor hâlâ…
Önce mesajı hazırladığım patronu görüyorum, sonra bir zamanlar beraber çalıştığım baldızını. Tanıyamıyorum, nerede Sibel abla? Tabii ya, baş örtüsünden… Bir an göz göze geliyoruz. Çevresinin boşalmasını bekliyorum. Sen ner’den duydun diye bana bir sarılıyor, bir ağlıyor, bir ağlıyor, hıçkıra hıçkıra, içini çeke çeke… Sıvazla, sıvazla, sıvazla sırtı. Dişleri sık, sık o dişleri buster’ım, sık… Kimseye böyle koyvermiyor. Çünkü biliyorum ki en en en beklenmediklere en en en güzel ağlanıyor. Dostluğa, hatırlanmaya, verilen sevginin nasıl da karşılık bulduğuna, ortalarda (sosyal medyalarda) bulunmasa bile nasıl da unutulmadığına, nasıl da çok büyük bir sevgiyi samimi bir şekilde büyüttüğümüze, karanfilin elden ele dolaşmasına ağlıyor. Emeklerin boşa gitmediğine, her şeyin nasıl da karşılıklı oluşuna. Ece çok daha kötü. Yanaşıyorum, fark etmiyor kimseyi. Beyaza kesmiş rengi.
***
Bazı tanıdık hocalara yazıyorum, bazıları geliyor, bazıları mesaj çekiyor. Bana acı yetmiyor. Mezarlığa da gidiyorum. Pide ayran derdinde millet. Bir köşede olan biteni izliyorum. Sızlıyorum. Sonra Ece beni görüyor. Burnunu boynumda hissediyorum. Soğukluğunu. Soluğunu. Isıt, ısıt, ısıt. Yutkunuyorum, yutkunuyorum, yutkunuyorum. Uzun uzun sarılıyoruz.
Sonra, hayat bu ya, nikâh kankamın yemeğinde alıyorum soluğu. Üstüm başım hep toz toprak. Siyahlar, ah o siyahlar, ne de komik o en baştaki hisler, hissizlikler… İnsanlara garip garip sorular soruyorum. Biliyorum ki bu anlattıklarım çok ağır, biliyorum ki bu yaşadıklarımı anlatmak yersiz. Hayatta hüzne de yer var ama or’da değil. Henüz değil. Belki sonra. Çok sonra.
İnsanlar sorularımı yargılayıcı buluyor, kimisi de bende bi’ yapaylık olduğunu düşünüyor. Düşünsünler, ne yapalım. Gerçek… Gerçek henüz insanların alışması, henüz duyması gereken bir şey değil. Eğleniyorum da. Eğlenmiyor değilim. Ama arada dalıp dalıp ben bugün ne yaşadım ya diye de sorguluyorum kendimi. Onlarsa bazen gözlerine çok dikkatli baktığımı bazense ilgimin kaybolduğunu duyumsuyor. Önemsemiyorum. Hayat, hayat biraz da hiç tahmin etmedikleri gibi çünkü.

Yaşattın, harika bir anlatım…
Çok teşekkür ederim Erenim :kalp:
upuzak dertlerle dertlendik işte. bu da mı bir tür “acı yetmezliği”?
Lizziee, şey gibi mi acaba, geçip giden uuuuuğ, zamanları aaaaaağ, bir yerlerde bulsam, sonra üzülsem,
nınını, üzüldüğüme üzülsem…
Sözcükleri yazmışsın ve o sözcükler hayat bulmuş sanki anlatımınla. Ben de yaşamış gibi oldum, üzüldüm😔
Çok teşekkürler Çericiğim