Elif’in arabasında gidiyoruz. Kucağımda Venüs. Simba’ya benziyor. Dişisi. Belki de kardeşi. Fikir, hoşuma gidiyor.
Elif vitesli arabasını paldır küldür kullanıyor. Bir şekilde her çukura tekerleği denk getirmeyi başarıyor. Tümseklerden hızlı hızlı geçip bizi hoplatıyor. Gülümsüyorum. Sebepsiz de müthiş gururluyum. Arada buğulanmış gözlük camlarına bakıyor, gözyaşlarını siliyorum. Bu kadar güçlü oluşuna, duruşuna hayranlık besliyorum. Elif’e Simba’dan söz etmek istiyorum, nasıl da zorlandığımdan, en sonunda teyzeme bırakmak zorunda kalışımdan, ve daha bir sürü şeyden. Zamanı değil diyorum. Artık büyük adam oldun. Elif sanıyor ki kendisi için oradayım. Üzülüyorum. Bunu ona nasıl açıklayabileceğimi bilmiyorum ama aslında Venüs için oradayım. Sarmanı iyi etmek için. İyi edemediklerimin günahlarını çıkarmak için. Bu defa yeniden başlayıp, kök salabilen çiçekler ekmek için. Kaçmamak, direnmek, ağlamamak ve belki de daha az robotik hareketler yapmak için.
Bu kurtarıcı rolü her seferinde üzerime nasıl da yapışıyor ve her defasında nasıl da elime yüzüme bulaştırıyorum bir fikrim yok. Elif diyor, Abim olsa bana verirdi Venüs’ü, sen nasıl da koştun veterinere, kucağında tutuyorsun… Bilmiyor ki ben babamı gömdüm, çukurlara girdim, buz gibi elini tuttum, tanıyamadım, nöbette iken -iki adım ötemde- gözümün içine baka baka son nefesini verdi, ben hemşirelere koştum… Bütün bunlardan bahsetmek zor, gereksiz de belki. Susmalı. Nereye kadar? Kendi kendine anlayabilecek mi acılarımı, tüm bu zorlukları, yaşamasızlığı? Bu blogdan bahsetsem hepsini okuyabilecek, yetişebilecek mi? Hem böyle bir geçmişi olmayan ne kadar anlayabilir ki… Çocukluk nedir bilmeyen nasıl çocuk baksın ki?
***
1 veteriner hastanesi, 2 veteriner hastanesi, 3 veteriner hastanesi.
İnsanlarda olanın aynısı. Or’da o testi yap, ve şur’da şu testi.
“Vah vah, sizinkinin nesi var?”
“Ay kuzum, iyileşeceksin.”
“Bizimki birden yemek yemeyi kesti.”
“Nefes alamıyor.”
Sonra bunu ona ver, ötekini berikine. Bir kaçış, bir yol, bir çıkar yol, yok mu? Ansızın bir ürperişte: Bitti mi, her şey bitti mi? Yoo, hayır. Pekiyi, hep mi aynı hayatlarımız, hep mi süregelecek böyle? Çocuğumuz, kedimiz, ailemiz.
Bir Uykuda buldum sonra Venüs’ü, küçük alabildiğine, eskimiş bir yerime bakıyordu. Bana saldırdı. İçimden bir parça koptu. Ağlayamadım. Babamı aramak istedim, arayamadım. Hani o kuzenler vardı ya, hooop yaptırıyordu bana. Ben de Elif’i tahterevallilerde hoooplattım. Sandım ki çocuk olur gene, geçer mutsuzluğu.
Bir kavga, bir öfke, bir nöbet. Yerim yoktu. Gene becerememiştim köklenmeyi, gene becerememiştim sağaltmayı. En iyi bildiğim işi yaptım ben de. Öylece durdum. Komutlarla hareket ettim, yoğruldum. Varlığımı sorguladım. Kendime sinirlendim, başkasına sinirlendim sanıldı. Belli ki dayanamayacağım. Belli ki yetersizim. Ne Elif’e faydam var ne Venüs’e. Kaçabilir miydim? Kaçtım. Yok oldum. Sonra özür diledim. Bu yazıyı yazdım.
***
Fatih Hocam’ı kaybettik. Bir önceki günlüklerde bahsettiğim, gelen hocalardan biri de oydu. En son bayramda mesajlaşmıştık. Ecnebiler yapar ya ardından konuşma, biz de deneyelim, sonra asıl canımı sıkan yere geleceğim.
Fatih Hocamla çok yedik içtik ama adamakıllı buluşmamız Euro 2020’deki İtalya maçımız öncesindeydi. Sene 2021 ama. (Gülüşmeler.) Pandemi vardı, hatırlayın canım. (Ah’lar ve de vah’lar.) İlk aşılar bize çıktığından göreve devam etmiştik. O aralar öğretmenliği bırakacak olmalıyım, dertler, bunalımlar, yeni yeni başlangıçlar. Dedi hocam, Senle Chops’a gidelim. Bilerek ismini zikrediyorum. Kendisini Chops’suz anmak bize yakışmaz.
Öğlen. Sıcak. Haziran. Hocam evlenmeden önceki çapkınlık anılarını anlatıyor. (-Aaaaaaa. -Aman durun be siz de, evlenmeden önce diyorum.) Denizli’den, Samsun’dan, müdürlük anılarından bahsediyor. 1 bira, 2 bira, 3 bira … 10 bira. Bir abiye sahibim artık—yomlamaya başladığında hissediyom. Yol yordam gösterecek, öğütleri dinlemeye değer. Övgüler, güzellikler, sarhoş gülüşleri. Akşam 10’a geliyor saat. Zaman yine bükülüyor. Maç vardı diyor… Apar topar kalkıp otobüse bırakıyorum Fatih Hocayı, hanımdan yine yiyecek paparayı. Askıda simitleri katık ediyoruz. Giderken, Benim küçüğün hocası seni yapacağım, diyor. Paraya bakar hocam, diyorum, her yerde sevişirim. (Gülmeniz lazımdı?) Eve gidip yatıyorum. Her görüşmemizde daha da çok gülüşüyoruz.
***
Fatih Ergün hocamın haberi geldiğinde donuyorum. Donakalıyorum. Venüs ve Elif’i düşünüyorum. Bat dünya bat. Kim, neye, ne kadar hazır? Hazır olunabilir mi? Bazı arkadaşlara, Denizli’ye, yakınlara haber salıyorum. Duyduklarım beni kanatıyor:
“Boktan ölüm.”
“Abi sana mı kaldı?”
“İyilikten maraz doğar.”
“Ay, canım, bizim hiç aramız yoktu ya.”
“ARE.”
Hangilerine küsebilirim, kimlere gönül koyabilirim? Bu insanlar arasında nasıl yaşayabilirim? Ne kadar duymazdan gelebilir, kime ne anlatabilirim? Deniyorum.
Birisi, birkaçı. Genç ya da yaşlı. Boğuluyor. Sen de oradan tesadüf eseri geçiyorsun. Yüzme biliyorsun. Yardım istiyor. Ne yaparsın? Or’da ben olsam sen olsan yok artık. Akıl yok. Vicdan var. Hep bahsettiğimiz gönül var.
Bir başka sarman, ölümle burun buruna. Ne yaparsın?
Umarım benimle aynı fikirde olmayan insanlarla bir ömür boyu yolum kesişmez.
Fatih hocam, mekanın cennet olsun.
Elifciğim, doğum günün kutlu olsun.
İkinizi de çok sevdiğimi söylemek istiyorum.
