*Biliyorum, biliyorum elinizde değil. Biliyorum, biliyorum aslında kendinizi falan yok etmek istiyor ama hırsınızı ancak yazılarınızdan çıkartabiliyorsunuz. Evet, anlıyorum. Ama siz de beni, bizi anlayın canım blogger kardeşlerim. Sizi takibi bırakmamak işten bile değil. Neredeyse bir gün bile geçmeden bazı yazılarınızı siliyorsunuz. Kuzum siz çıldırdınız mı? Defterinize yazın evinizde yakın, ne bu artık ya hahhaha.
*Laf anlatmayı, anlaşılmaya bayıldığım sanki bana biri çok sıkı sarılıyor gibi hissettiğim için çok seviyorum. Belki öğretmenlik geçmişi, bilemiyorum. Yalnız, anlattığım şey haricinde başka şeyler anlamak isteyen insan sayısı da ne yazık ki gün geçtikçe artıyor. Yahu bilgiyi, birazcık susabilirsen, sürekli sıranın ne zaman sana geleceğini düşünmezsen, can kulağıyla dinlersen eğer, neredeyse beynini açıp içine koyuyorum, ne var bunda anlamayacak artık ya?
*Geçmişte de yazmıştım, kaçındığınız konuşmalar da aslında yalana dair diye. Ama sokaklar şöyleymiş, ağaçlar böyleymiş gibi değil. Minik şeylerden söz etmiyorum canım okur, hemen yargılama. Queen’i sevmiyorsan, ilk zamanlarda fikrini saklama falan değil yani derdim. Sorulduğunda yanlış anlaşılacak şeyler. Geçmiş ilişkiler, sadakatler, belki belki anlattığını dinlemeler yahut dinlememeler… Oysa yanlış da anlamamalı konu oraya kendiliğinden gelmiyorsa. Yatırımın en kralını, zamanını vereceğin birine dair göstergeler bunlar. İleride ne olursa şaşırmamlıyımı kavramak adına belki. Geçmişi sorgulamak da değil, hemen nedense başıma ekşiyor insanlar böyle konuşunca. Ya da sen ne kadar dürüstsün ki diye çıkışıyorlar. Arkadaşlar, bu saatten sonra sizi kimsenin, ama kimsenin sorguladığı yok. Bunun bir altını kalın kalın çizelim. Kim ne yapmış ya da yapmamış umurumuzda bile değil. Umurumuzda olan kendi dinginliğimiz, akıl sağlığımız, kıskançlıklarımız hatta belki kendi geçmiş yaşantımız, travmalarımız. Geçmişi bilmek kendini bilmekle alakalı. Şunlar şunlar varsa ben yokum ya da bunlar bunlar benim için (ısrarla söylüyorum) benim için sorun değil demek. Genel bir ahlaki yargıdan da söz etmiyorum. Kişiden kişiye değişebilecek bir mevzu.
*The Drama mı yoksa bir podcast anısı mı beni bu konuda düşündürdü pek emin değilim. Çok sevgili kankam Burak sevmese de ben çok beğendim fikri. Çünkü saklanılan şeylerin büyüklüğü, biz ne olursak, nerede olursak ve hatta ne kadar açık görüşlü olursak olalım; ne kadar seversek sevelim aklımızı kurcalayabilir. İstemediğimiz şeyleri yaparken dahi bulabiliriz kendimizi. Fazla da spoiler vermeyelim, izlemeyenler izlesin.
*Podcast işi ise karışık. Sözgelimi ben burada yazdıklarımı, insanları rahatsız etmişse, bunlar öykü diye kıvırabilirim. Anlatı falan ya da. Ve biliyorsunuz biz yazanlar (kelime hatası yok canım okur) böyleyizdir diye çıkabilirim işin içinden. Ki, öyle de. Çalışılmış metinler bunlar… Ama spontane bir şekilde hayatını anlatan bir podcast serisinde duyduklarım beni o kişiye karşı soğutabilir. Bunu ona anlatabilirim. Defalarca açıklayabilirim. Yapmaya devam et, bence harika ama bana göre değil, benim kaldırabileceğim şeyler değil diye. Ve ne kadar açıklarsam açıklayayım insan o an onu sorguladığımı, sorgulandığını sanabilir, kulak tıkayabilir. Bu da yine bizi en başa, dinlememeye götürür. Oysa belki de yapılması gereken herhangi bi’ eski sevgilimizle olan fotoğraflarımızı dahi sosyal medyalarımızdan kaldırmamaktır. Evet biliyorum, sildiğimiz yazılar gibi kendimizi yok etmek istiyoruz, evet farkındayım üzülüyoruz ama bu kadar kaçak güreşerek de neyi kimden saklıyoruz bilemiyorum. Zannediyorum alıştığımız, sürekli ilgi çekmek istemek. Bu ilgi bitince de kimsenin ne oldu yahu dememesi. O zaman da şöyle oluyor, kimse neden artık bana ilgi göstermiyor… Eh, ilginin sınırlarını çizeceksek, ancak sizin istediğiniz gibi olduğumuzda sevileceksek işimiz iş. İlginin, aşkın içinde her türlü pislik şey de var, tatlı dil ve romantizm de. Durun bakın nereye geleceğim az sonra.
*İnsanlar beni müthiş korkutmaya başladı dostlarım. Herkes artık aynı influencer’ları mı takip ediyor ne, kiminle ne konuştuğumu, benim gibi hafızasıyla böbürlenen birine göre fazlasıyla unutuyorum. Bu yukarıdaki gibi onları can kulağıyla falan dinlemediğim için değil, hayır çocuklarım. Herkes, inanılmaz aynı. Aynı mekanlara gidiyorlar, aynı çayları içiyorlar, aynı ülkeleri (Türklerde bir Japonya manyaklığı var ki sormayın gitsin) bir sonraki seyahat listesine alıyorlar, ve hatta aynı kremi kullanıp, aynı sorunlardan bahsediyorlar. Yani bu sonuncusuyla şunu demek istiyorum canım okur, muhatap alınan kişiler bile aynı. Bunca aynılıkta, aynı sorunların üstesinden gelemiyor oluşumuz da bizim alıklığımız olsa gerek.
*Geçen sene bu zamanlarda çok istediğim bir işe alınmamıştım. O ara çok üzülsem de şimdiye kadar duyduğum en güzel övgü, bir çeşit gazlama, belki beni o an için eyleme Yasemin’den gelmişti: “Ben seni ofiste öylesine salın diye bile olsa işe alırdım. … Ofisin yaşam koçu gibi düşün…….” Ara ara bu sözü kendime hatırlatıyorum. Belki sizin de değerinizi bilememiş olanlar vardır. Ne bileyim, belki siz de işe alınmadınız ya da sevgilinizden ayrıldınız. Kendinizi çok kötü hissettiniz ve ona dair bütün fotoğrafları sildiniz. Belki orada değil ama başka bir yerde, etrafta salınmanızı bile yeğleyecek insanlar mevcut. Unutulmamalı.
*İlkokulda, okul çıkışları ya da teneffüs aralarında, bir direğin üstünde tonlarca garip şey satan abiler vardı. Bu adamlar onca farklı şeyi nasıl bulurdu: Anahtarlıklar (benim iskeletli bir figürüm vardı mesela, hangi sevdanın ardında kayboldu?), pamuk şekerler, renk renk balonlar, minik minik uçaklar, absürt toka ve takılar, aptal aptal ses çıkaran oyuncaklar, neler neler. Bunları o -nasıl tarif edebilirim bilemiyorum- sopaya kim dizerdi? Bu adamlar nasıl onları düşürmeden taşırdı? (Belki bayrak-flama taşımamız için kullandığımız bir çeşit askıları, hamailleri vardı.) Durduk yere bu abileri de özlemek, ne bileyim… Şundan mı acaba…
*Film ya da romandaki kötü karakterleri çok seviyor, gerektiği kadar hakkının verilmediğine inanıyorum. (Bir ara kitap hakkında da yazmak istiyorum ama) Büyük Umutlar’ın pek de sevilmeyen avukatı Mr Jaggers mesela. Yani bu adamı dümdüz sevmemek, anlatıdaki rolünü yadsımak bana korkunç çiğ geliyor. Kitap aslında hiç mi hiç okunmamış hissettiriyor. Jaggers olmasa Estella hayatta bile olamayabilirdi ya da Pip’in elinden kimse tutmazdı. Wemmick’imiz canımız ciğerimiz de olsa hayat bir parça Jaggers’e benziyor. Ve Jaggersler hayatlarımıza çeki düzen vermemiz adına en az Wemmicklerimiz kadar gerekli.
*Bu yukarıdakine ve en tepedekilerle alakalı benzer bir duruma yutub yorumlarında rastladım. Birinin bi’ kitabı gerçekten okuyup okumadığını anlama turnusollerinden bahsediliyordu. (Benim nerd’lük seviyesi, gerçekten……..) Şöyle buyurmuştu bir prenses: “Uğultulu Tepeler bir romans değildir denmesi.” Evet be canım kardeşim be, oh be! Biz modern okurların alıklığı da burada başlıyor işte. Hem dönemi bilmiyor, anlamıyoruz. Hem de azıcık psikoloji bilgimiz, sosyoloji kuramlarımız ve dahası 2020’li akıllarımızla atıp tutuyor, doğrudan sonuç odaklı yaklaşıyoruz. O süreçte kim ne yaşamış, kim ne travmalar atlatmış, kimin ne yarası var görmüyor, söyleniyorsa da u-mur-sa-mı-yo-ruz. Uğultulu Tepeler gayet de romantik bir kitaptır. Daha ne olacaktı hatta ya? Eserin şu anki aklımıza, anlayışımıza, ahlakımıza uymuyor oluşu, hatta “kötü” bile gözüküyor olması onu daha az romantik kılmıyor. Hatta ve hatta diyebilirim ki, bir şeyi yahut kişiyi, romantik yapan öğelerin çok da “romantik” olmasını beklemek de bir çeşit alıklığın tezahürü. Bütün o hayvanlıklar, hırpanilikler de romantizmin büyük bir parçasıdır. Ama günün sonunda ne oluyor, çok takipçisli bir edebiyat yorumcusu çıkıp “İğiltili Tipilir rimintik idibiyit diğildir, rimintik bir kitip diğildir” diyor. Hemen ardından bin kişi, sonra milyon kişi söylediklerini papağan gibi tekrarlıyor. Gemini bile soruyu anlayamıyor. Sonra kiminle ne konuştuğunu hatırlayamayan buster’ınız oluyor, eh, hatırlayamaz elbet.
*Ailemizin kodcusu Saylo ve ekibi şöyle bir site kurdu, hani görmeyen blogger kardeşlerimiz varsa…
*Kendisini bu ara çok anıyoruz. Eskiden bu yan tarafta tonlarca Bukowski alıntısı vardı. Yazıdan sonra belgeseline denk geldim geçenlerde, yazmak isteyip yazamadığımı fark ettiğimde. En çok güldüğüm kesit şu oldu: “Valla ne diyeyim, benim için en kötüsü huzurumun bozulması. Biri şu kapıdan içeri girer girmez daha ilk düşüncem ondan nasıl kurtulabileceğime dair oluyor.”
*Şu kamyon arkası yazısı ile bitirelim: “Sellektör yapmanıza gerek yok, zamanı gelince alayınıza yol vericem.”
*Sevgiler.
