En arkada, cam kenarında, kalorifer peteğine belimi yaslamış oturuyorum. 17 yaşındayım ve beni benden daha iyi ifade eden biriyle muhabbet hâlindeyim. O söylüyor ben dinliyorum, o konuşuyor ben düşünüyorum.
Tam o esnada, sınıf arkadaşlarım ve adının Lucas olup olmadığına şu an tam emin olamayacağım İngilizce öğretmenim bir dilbilgisi konusu üzerine tartışıyorlar. Lucas 20’lerinin ortasında ama yüzü yeniyetme, Alman bi’ kadını andırıyor. İpince, beyaz gömlekli, topuzlu. Esasen felsefe mezunu. Kafamı kaldırdığımda ne okuduğumu soruyor. Editör sayfasını açıp çevirisini söylüyorum.
“E ama bu Türkçe” diyor. Omuz silkiyorum.
“İngilizcesini okuyabilirsin bence.” Omuz silkiyorum gene.
Yine de, Lucas’a güvenim sonsuz. Monty Python serisiyle beni tanıştıran, şaka anlayışımı dumura uğratan (iyi mi yoksa kötü mü yaptı hâlâ emin değilim) kendisi. Ne ara böyle ilgisiz olduğumu düşünüyor besbelli.
Yüzüne bakıyorum, yüzüme bakıyor. Değiştiriyorum kitapları, derse katılıyorum.
***
Ertesi gün Rob389‘da alıyorum soluğu. Niyeyse, İngilizce soruyorum Ham on Rye var mı diye. Duvarlara, duvarlarca kitaplara göz gezdiredursun buster’ınız, clerk kişisi tutuşturuveriyor elime kitabı. Lucas’ım, canım felsefecim, biricik Alman suratlım nasıl da biliyor her şeyi… Anlamadığım argolar dışında kana kana okuyor, ilk defa bitiriyorum kısaltılmamış İngilizce bir romanı.
Günler günleri takip ediyor. Romanlar şiirleri, sonra sonra öyküleri, o canım öyküleri. Bukowski John Fante’ye çıkıyor, Fante Hemingway’e, Hemingway Salinger’a… Unutuyorum Bukowski’yi. Bana İngilizce’yi, bana okumayı öğreten pis moruğu… Şimdilerde bunun ne kadarının o zamanlar tanıştığım edebiyatsever kadınlar yüzünden olduğunu düşünüyorum. Ne kadarının onlara şirin gözükmek adına olduğunu, ne kadarının kütüphanemde en alt raflara dek itilmesine yol açtığını canım arkadaşımın.
Derken derken Roberta’yla tanışıyorum. Bulgar. Nasıl da birbirini buluyor bu eş ruhlar.
Roberta, Neil Gaiman ve Terry Pratchett’tan bahsediyor. Ben, Salinger, Hemingway, Fant—
“Bukowski!” diye seviniyor hemen.
O zamana dek edebiyatı gerçekten seven tek tük kadından duymuşum Bukowski’nin ismini. Bu kadar heyecanlanına hele hiç denk gelmemişim. Roberta sayesinde bütün o sorunların aslında Türkiye’ye, Türk kadınına insanına ait olduğunu anlıyorum. Çünkü her an öldürülme, kaçırılma, cinsel şiddete uğrama korkusu duymuyor kendisi. Onun için yazı sadece metinden ibaret. Bir öyküdeki karakter o zamanki ahlak anlayışımıza uymuyorsa bile “kötü” yapmıyor yazanı. Roberta sayesinde yeniden sevmeyi öğreniyorum eski benliğimi. Roberta sayesinde daha cesur yazıyorum her şeyi.
***
Şimdilerde soruyorum kendime, Bukowski ne demek? Bukowski zannediyorum bolca kırılmak, çokça gülmek… Belki haddinden fazla cüretkârlık demek. Ama tıpkı Cortazar’ın dediği gibi belki de ne tanım yaparsak yapalım o geride bıraktıklarımız, atladıklarımız demek. Bolca felsefeci Lucas, çokça Robeta’yı anımsamak demek.
İyi ki yazdın Chinaski. İyi ki yoldaş oldun kalorifer peteğine yapışmış o yalnız çocuğa. Kalbine, tanıştıklarına, yapmacıklıklarına. Ve aslında dosdoğruyu söylediğin hâlde yapmacık sanıldıklarına.

(Kadin) okuyucu citkirildim maskesinden kurtulabilirse, daha rahat okunuyor bazi yazarlar. Bukowski de onlardan. Bukowski baska bir kafayla yazdigi icin hersey ona mubah oluyor. Kendi deneyimimde bahsedecek olursam, Fazla empatiyle okurum yazilanlari, o yuzden olmamak icin caba gosterdigin bir yonde freni patlamis gibi giden bir karakteri okurken buyuk bir gerilim hissederim. Bukowski olumak o yuzden hem cekici hem zorlayici, bir noktadan sonra yorucu be biktirici.
Hahaha, valla belki ben de o yüzden bırakmış olabilirim bir noktadan sonra kendisini. Yine de eski dostsa bu kişi, ona layık uğurlamak istedim kendisini :kalp:
Yazını okuduğumda istemsizce gülümsedim, öncelikle bunun için çok teşekkürler. Bukowski ile ilk tanışmam geldi aklıma, bir de sen ne kadarı edebiyatsever kadınlar yüzünden demişsin ya benim de şimdilerde böyle gülerek hatırladığım bir geçmişim var o pis morukla 🙂 Yaşım 18-19 filandı sanırım, bir çocukla konuşuyorduk (aslında mesajlaşıyorduk), neyse onun hakkında hiç unutmadıklarım koyu bir Beşiktaş taraftarı olduğu, Godard’ı sevdiği ve Bukowski’nin Ekmek Arası kitabının ilk baskısını bir türlü bulamadığıdır. Genceciğim, biraz da hoşlanıyorum çocuktan, insanlara anlamlı hediyeler vermeye de bayılıyorum, durur muyum hiç? Aradım taradım, bakmadığım internet sitesi kalmadı, yok böyle olmayacak dedim bindim vapura dosdoğru Kadıköy’e sahafları didik didik etmeye :)) Böyle anlatınca, yani yazarken bile gülümsüyorum o zamanki halime, ah deli kız… Neyse ona sordum buna sordum, o oraya bu buraya gönderdi uğraştım ama buldum ilk baskıyı. Birkaç güne buluşacağız, eve gelir gelmez silip süpürdüm kitabı, yalan yok şimdi sorsan detay veremem belki ama o zaman çok hoşuma gitmişti. Daha sonra buluştuk kitabı verdim, çok sevindi, kahve içtik, çok konuşmadık, öyle durduk… Durmanın da güzel bir tarafı var bence, şimdilerde daha sık tekrarlanmalı belki de. Sonra Bukowski’yi çok arayıp sormadım, kitaplığımdaki Suda Yan Ateşte Boğul kitabını arada açıp öyle bir bakarım o kadar.
Cortazar ile de İşe Yarar Bir Şey filmindeki bir sarı çiçek sahnesiyle tanışmıştım, hatta sahneye vurulmuştum da diyebiliriz. İzlemediysen, öneririm.
Kalemine sağlık, sayede aklıma düştü bazı güzellikler 🙂
Ezgi bu ne güzel hikaye ya, vallahi ağlayacak gibi oldum.
Hem artık böyle şeylerin çok çok çok az kalmasına/yaşanmasına (hiç demeyelim hemen) hem de ne bileyim, hani öylece durmak diyorsun ya, ona. Tam olarak yazarak anlatamayacağım, ama yalnızca yokluğunda anlaşılacak hisler vardır ya, onlardan belirdi etrafımda. Durduk yere mutlu oldum :kalp:
Ne oldu ya çocukla sonra, benim dedikoduculuk hahhajjaaha. Bir stalk yapıldı mı, Godard falan da var, ben bile bir ümitlendim. Bu çocuk reel kaydırıyorsa artık üzülürüm valla hshahha
Not: Filmi izledim ama nedense bu noktayı hatırlayamadım, yeniden izleyeceğim, çok teşekkür ederim.
Durduk yere mutlu edebildiysem ne mutlu bana 🙂 Dedikoduculuğa gelirsek ddmnkjdmd sonra çocukla bir şey olmadı, zaten olmamıştı, o sıralar üniversitede okuyordu, şimdi hatırladım zenit fotoğraf makinelerine hastaydı, sonra sonra bir şekilde koptuk sanırım. Hiç stalk yapmadım, olmazdı bizden, ama anlatılacak bir hikayem oldu işte daha ne :))
Not: Filmin sonlarına doğru, küçük bir sahne ama etkileyici. Link bulsaydım yollayacaktım ama o sahneyi bulamadım.
Valla üzüldüm, zenitli 1 birey hem de he, ben bile biraz yükseldim çocuğa erkek halimle hahahdhfd. Umuyorum zombiye dönmemiştir, arada kitaba bakıp bakıp hatırlıyordur o günleri.
Ve teşekkürler, ben filmi izleyeyim gene, zaten o çelınçdayım artık, eski izlediklerimi izliyorum.
Hahahhaa şaka bir yana bazı bireyler böyle güzel anılar olarak kalmalı belki de, belki çok çok çok üzülecektim, ama şimdi anlatırken gülebiliyorum. Hem ben o zamanlar hep yazıp az konuşurdum, özellikle de karşımda hoşlandığım biri varsa dilim tutulurdu. Çocuk ne yapacak yüz yüzeyken konuşamadığı kızı :)) Ben o çelınçtan hiç çıkamıyorum, biliyorsun ki bu durum psikolojik bir vaka olarak görülüyor, gerçi ben halimden memnunun kim normal ki?
Bu arada bence hatırlıyordur, ben hiç unutmazdım.
Yok ben yeni başladım ya, düşündüm, ulan sevdiğim bir filmi ölmeden önce bir daha izleyemeyeceksem bu nasıl yaşamak, hiçbirinin hakkını da veremiyorum üstelik. Sürekli tüket tüket nereye kadar? Dedim oğlum buster, sen buna başla, bir sene oldu herhalde, araya giriyor bazı yeni filmler (yani yeni hayal kırıklıkları……. analojin batsın be busterım hahahhaha) ama çoğunlukla bu şekilde idare ediyorum ya.
Ben çok çok üzülmeyi seviyorum, yani yaşıyor gibi hissediyorum o zaman. Öteki türlü hakkını verememişim gibi geliyor hayatın. Ne yapalım, üzülmek gerekiyorsa da üzülürüz.
Çocuk ne yapardı bilemem, sen şey derdin belki, aşkım git bir bjk maçında bağır çağır stres at gel, ben de yazı yazacağım hahahahahah. Ne bileyim ya, galiba o zamanlar o haklar verilebilirdi, ya da kişinin böyle hakları vardı, yani birinin sessiz, utangaç ya da biraz çekingen olması hakkı.
Not: bence de hatırlıyordur da, yani inşallah kitap duruyordur diyeyim. Hayatın acı gerçeklerini yaşadığımız yetmiyormuş gibi bir de benden duy jdjdjdj
Biri tarafından çok çok üzülmeyi sevmiyorum, ama ağlayacağımı bile bile özellikle sevdiğim hüzünlü sahneleri açıp izlemeyi, arada kendi kendime depresyona girip derbeder olmayı seviyorum dmkdkd, bence o bjk maçlarına gider, zenit makinasıyla fotoğraflar çeker, eve gelince de godard izleyip varoluş sancıları çekmek isterdi -öyle olmalı yoksa üzülmeye başlayacağım :)- yazdıklarımı da hiç okumazdı, zaten kesin kitabı da hava atmak için başka bir kıza hediye etmiştir, kız da güzelim kitabın değerini bilememiştir kdmkdm
Sessizlik güzeldir, utanmak da dünyanın en masum şeyi bence, üstelik yanakların da kızarıyor mis gibi doğal pembelik 🙂
Hain kalleş Suphi!
https://youtu.be/n7URbRHcv0A?si=rLKh0yYYt7l1WT0F
Demek kitabı başka kızlara verdin he, allahından bul be!!111!! Bunlar okumaz zaten anam, nerde odun var, nerde yalandan sanatçı tripleri anca bunlar sjjxjxjxj. Bir kısırımız eksik he şu an hahahaha. Gerçi ben mercimek köftesi isterim, kısırdan bıktım.
Anime karakteri gibi kızarmak :kalp:
ahahahhaah bu muhabbete en çok çekirdek çitlemek yakışır, ayaklarımızı da bağdaş yapıp yere oturduk mu tamam işte biz kazan mahalle kepçe karıştırır dururuz :))
Tosun Paşa’da en sevdiğim sahne;
https://www.youtube.com/watch?v=UG0nNk7ilsk
dkmdkmdk