Şairler ne düşünür bilmem. Şiirin tamamına mı bakmak lazım gelir yoksa şiirin geri kalanını önemsiz kılan mısra diye bir şey gerçekten mi vardır, hiç bilemiyorum. Sözgelimi “hüzne yer var hayatımızda“. Cânân ile şiirimiz. Cânân bilmese de ben şiirimiz demeyi seviyorum. Yorumu attıktan sonra okuduğum, sevdiğim, anladığım, sıklıkla kullanmaya başladığım için. Ve hep de yanlış yanlış, onun yazdığı şekliyle: biraz hüzne de yer var hayatımızda. Biraz, azıcık, az. De ve da. Çünkü dopamin bonnbalığı, çünkü işte öylecilik, çünkü sosyal medya. Çünkü ne demek yani hemen eğlendirmeyecek şeylerle uğraşmak… Bu çağda bu yazılar, bu kelimeler, bu okumalar… Hep iğneyle kuyu kazma hastalığından ya da belki başka türlüsü olamadığından. Başka türlü var olunamadığından.
*
Bazılarınız belki biliyordur. Babam öldü. Hiç beklemediğim insanlardan müthiş destekler de gördüm beklediklerimden hiç destekler de. Sonrası hep bunalım, hep korku, her an bir ölüm korkusu. Drifter verdi fikri. Dedi bizim Barthes var ya, annesi ölünce Yas Günlüğü tutmaya başlamış. Hani senin kısa kısalar gibi… Fazlasını da demez canım olduğundan. Huylandırmaz. Bilir ters teper çünki. Ama anlarım. (Zaten o da anlamamı amaçlar, sağ olsun.) Anlarım anlamasına da, ne yazayım? Kitabı da okumadım. Dur adını değiştireyim. Günlükleri. Heh, şöyle. Bu bir başlangıç sayılır. Kısa kısa gibi ama herhalde tek bir kısadan oluşmalı. Hmm, o zaman durun size son notunu aldığım rüyamı anlatayım.
*
Rüyamda omuzlarında uçuşan sarı melekler, ayaklarının orada leprikonları olan dev karabasanımsı, tanrımsı, kocaayağımsı yahut Yunan mitolojisindeki trol’ümsü bir tipin önünde secdeye durmuşum, yardım dileniyorum. (Aha şöyle bir tip.)
Tam olarak ne yardımı istediğim de belirsiz. Sadece bana bir görev veriyorlar. [Veriyorlar diyorum çünkü kocaayak benimle konuşmuyor, leprikon ve melekleri konuşuyor.] 47 tane şu şu özellikteki çiçekten topla, bize getir. İsteğini yerine getireceğiz. Bir yapıyorum, iki yapıyorum, üç-dört-beş, sonra salıyorum. Zor geliyor, uğraşmıyorum. Kimsenin olmadığı koca bir kayaya oturuyorum sahilde. Ağlamak için. Ağlayamıyorum.
Boyut atlıyoruz.
Bir dönem aşırı beğendiğim ama asla birlikte olamadığım, beni bir çeşit reddetmiş kızla sevgiliyiz. Tren istasyonunda ön dişlerimiz birbirine değercesine, takır tukur hararetli bir şekilde öpüşüp gülüşüyoruz. Gülüşmeden sonraki her öpüş daha da yercesine. Daha da mosmor edercesine. Öpüşme, bana çiçek toplama görevi veren bu melek ve leprikonun (ama o da kadın) tren raylarında belirmesiyle sona eriyor. [O da kadın diye not almışım, herhalde meleği de otomatik kadın yapıyor bu durum, anımsayamıyorum.]
Ardından kocaayak raylarda giden tahterevallinin [drezin] üstünde beliriyor. Zincirlere bağlı, kafeste. Drezini leprikonlar hareket ettiriyor. Birlik olup alt etmişler kocaayağı diye düşünüyor, seviniyorum. Acıklı bir bakış atıyor kocaayak bana. Tanıyor beni. Bu defa sanki o yardım ister gibi. Üzüntü, üzüntü, üzüntü. Ben nasıl edeyim sana yardım be kocaayak, seni bile alt etmiş bunlar… Hasta olduğum kız da görüyor o bakışı tabii… Tanıdığını anlıyor, bir şey demiyor. Sadece soruyor: “Bana söylemek istediğin bir şey var mı?” Yok, diye düşünüyorum. [Zaten bu sorudan da nefret ederim, daha çok şöyle demeli: Senin bana sormak istediğin bir şey var mı?]
*
İstasyonda, aşırı antika bir kafede oturuyoruz. Antika diyorum çünkü antik değil, her şey adeta yeni bir eski. Bir süre bekliyoruz. Beş dakika, on dakika… Ne gelen var ne giden. Etraf da pasta ve tatlı yığınlarıyla dolu. Kafamı çevirip arkama doğru baktığımda elinde megafon tutan biri koşarak yanımıza geliyor. Meğer az sonra çekilecek reklam filmi için hazırlanan bir sette oturmaktaymışız… Gülümsüyoruz. Kalkacak gibiyken nefes nefese soruyor: “Yönetmen konuşuyor da,” kulaklığını göstererek “siz de figüran olarak rol almak ister miymişsiniz, arkalarda?”
Bakıyorum, hasta olduğum kız ister gibi hareketler yapıyor. Razı geliyorum. Nasılsa arkalarda, sanki ne, değişiklik işte…
Güya tatlı sevmiyorum ama reklamcıların verdiklerini hüpletiyorum. İlginci, seviyorum da. Demek bu zamana dek doğru düzgün tatlı yememişiz falan diye düşünüyorum.
“Motor” diye bağırıyor biri uzaklardan.
Bir anlık bi’ göz kırpıştırışı…
Çalışanlar leprikonlara dönüşmeye başlıyor. Işıkçılar meleklere. Yönetmen, uzaktaki yönetmen zincirlerinden kurtulmuş kocaayağa. Etraf mini bir ayin yerine dönüyor. Leprikonlar bana bakıyor. Ne ayak olm bu şimdi ya diye kaş göz yapıyorum. Sanki tanrıyı alt eden onlar değilmiş gibi susuyorlar. Delirecek gibi oluyorum.
Kocaayak karanlıktan çıkıp yanımıza geliyor. İlk kez konuşuyor, bizim kıza dönüp: “Bu arkadaşınız bize gelmişti ama görüyoruz ki bize ihtiyacı olmadan kendi işini kendi görmüş.”
Aşk mı diledim ben bundan sanki ya diye düşünüyorum. Bayıldığım kız yanımdan ayrılmaya yeltenecek gibi olduğunda uyanıp bunları yazıyorum.

Yas Günlükleri güzel bir fikir bence de, hem işlevsel hem sembolik olarak… Bilinçaltımız sembolik şeyleri sever. Rüyanı Ruhların Kaçışı’na benzettim, çok ilginçti:) Tekrar sabırlar diliyorum…<3
Teşekkür ederim tekrardan Erenim, sağ olasın. Bakalım yazarsak göreceğiz diyelim ne kadar gidecek.
Basiniz sagolsun. babami yillar once cocuk yasimda kaybettim, elektrik Carpmis, ama hayata devam ediyorsun gibiydi. Temelden degismis ve aci cekmekte olan bir kafa ile be herseyi yeniden anlamlandirmaya calisarak. Benim ki oyle sarsiciydi ki, yas sureci bile yasamiyorsun, sadece hayatta kalmanin bir yolunu buluyorsun gibiydi. Yetiskinlikte eminim daha “tatli” bir surectir. Basiniz sagolsun.
Teşekkür ederim, dostlar sağ olsun. Sizin de başınız sağ olsun, allah rahmet eylesin. Çok çok üzücü bir durum. Tüm kalbimle anladığımı düşünüyor, düşünmüyorsam da hissediyorum. Gerçekten. Ama her süreç kendi içinde biraz bağımsız ve kendi içinde başka başka korkulara yol açıyor sanırım. Düşünün ki tüm detaylarıyla kimseye anlatamıyorsun, insanlara dinlerken bile ağır geldiğinden sürecin yüzde biri bile. Hatta kendi laflarını kendin bile duymak istemiyorsun bir süre sonra. Ama onun içindesin ve yaşıyorsun. Elden ne gelir?
O yüzden ben de sizin anlattığınızın tam tersi şekilde düşünmüştüm bir süre. Pat diye ölseydi, belki de benim için daha kolay atlatılabilir bir süreç olurdu diye. En azından yasımı tutabilir, süreçlerden sonra -ama iyi ama kötü- önüme bakabilirdim. Çünkü babam 2 sene, tabir yerindeyse süründü. Her gün, bile bile, damla damla, biraz biraz öldü. Nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi gelir diyor ya Baudelaire, belki de öyle.
Başın sağ solsun, Allah rahmet eylesin😔🙏
Yazını iki gün önce gördüm, okudum ama yazamadım. Böyle durumlarda ne yazacağımı bilemiyorum. Açıkçası karşımdaki kişiyi düşünüp anlamaya çalışıyorum. Çok zor bir süreç ve yaşayan bilir. Kelimeler yetmiyor, ne denilse az kalır.
Geçen bir yazına yorum yapmıştım, seni anlıyorum, anlamaya çalışıyorum diye. Çünkü ben de annemi kaybettim ve bu acıya alışılmıyor, ben alışamadım. Benim de annem her gün gözümün önünde eridi. O yüzden biraz olsun hissedebiliyorum yaşadıklarını.
Yazmak iyi gelebilir bu süreçte, nasıl iyi hissediyorsan öyle yap. İnsanlar bu süreçte canını sıkabilir(bazıları) ben yaşadım, takmamaya çalış diyeceğim ama nasıl olur ben de bilmiyorum. İçinde bulunduğun psikolojik durum insanı farklı bir noktaya getiriyor.
Ben biraz kendi yaşadıklarımdan yola çıkıp yazdım. Elimden bir şey gelirse seve seve yardımcı olurum, ne yapabilirsem yani. Şimdi yazarken de gözlerim doldu, biraz ağlıyor da olabilirim.
Umarım seni üzmemişimdir🙏 Sabır diliyorum🙏
Yok, kesinlikle üzmedin Cherryciğim. Bende de garip bir şekilde yalnızca ebeveynleri ölmüş kişilerle konuşma isteği var. Sanki ötekiler beni anlayamıyor gibi. Asla da anlamayacak gibi birilerine bir şeyler olana dek. Ve elbette, öncelikle senin de başın sağ olsun. Allah rahmet eylesin diyeyim.
Ben biraz zaten dandun birisiydim. Yani ağzıma geleni çok filtrelemeden söylerim. (Çünkü aslında düşünmüş olurum o şeyleri o noktaya gelene dek.) Şimdi tamamen uçtum, bu sefer paragraflarca bileniyorum hahahaa. 3-5 kişiye şarladım, inşallah çoğuyla ölene dek görüşmem. Bazen de o şarlamaların aslında sevgiden kaynaklandığını da düşünmüyor değilim hani. Hayal kırıklığı şarlamaları, yalnızlık şarlamaları gibi. İnsanlara “babam öldü ya hani, ondan olabilir mi” demeyi seviyorum. Cem Yılmaz’ın yeni gösterisindeki şakayı o yüzden çok kullanıyorum. Ve bu kadar salak olmaları insanların sinirime dokunuyor.
Yanlış da anlaşılmak istemem, aslında babamla aramız pek yoktu. Ama bu bir iki sene çok beraber kala kala, ki ben 18 yaşından beri ayrı yaşıyorum neredeyse, birbirimize alıştık. Ve neticesinde Mericiğimin dediği gibi insan çorabını kaybetse üzülüyor, koca insan abi bu. Bunca sene. Ne bileyim yani şimdi yok, toprak bildiğin, her şeyine sen koşturuyorsun ve yok. Yok yani, puf. Eh bir zahmet bunun bir acısı olsun.
Bu acıyı yaşamayanlar seni anlayamaz, mümkün değil. Anlatmaya çalışınca da yoruluyorsun. Ben yaşadığım için seni anlamaya çalışıyorum, yine de acıya verdiğimiz tepkiler farklı olur.
Yazdıkların çok tanıdık geliyor bana. İçinde bir boşluk oluşuyor. O boşluk hiç geçmiyor biliyor musun? Benim için öyle en azından, başkaları için durum farklı olabilir.
Son satırlarda yazdığını okurken çok duygulandım.
Evet haklısın, her şeyine koşuyorsun ve bir bakıyorsun yok😔
Kesinlikle bunun bir acısı olsun, olmalı.
Acını yaşa, içine atma hiçbir şeyi. Buraya yazmak istemezsen bir kağıda yaz istersen sonrasında at. Sana nasıl iyi gelecekse öyle yap.
Yazdıklarımla seni üzmediğime sevindim önceki yorumda yani🙏
Tekrar başın sağ olsun, sabır diliyorum😔🙏
Babasını kaybetmeyenler anlamıyor. Anlamış gibi yapıyor en fazla. Şahidim.
Başın sağ olsun. İki yıl hasta yatağında baktım. Son kez göremedim, göstermediler. Biz de yakın desen değil, uzak desen değildik. İyi bir babaydı ama konuşmazdı.. dertleşmezdi…
Tekrardan başınız sağ olsun Narda. Bana çok komik, en yakın insanlar falan ŞAKASIZ partilemeyi falan teklif etmişti, yahu bir dur ya, ulan birazcık da duralım, nefes alalım, hayattayız biz ya demenin ayırdına varalım, o yüzden sürekli “hani babam öldü ya, ondan olabilir mi?” kartını oynuyorum, ya da dum. Deli bu millet, deli.
Yorumumu göndermeyi başardım mı acaba🤔