Bir doğum günü mesajını ne kadar geç görebilirsiniz?
Hele ki bu bir zamanlar dünyayı ateşe vereceğiniz kadar sevdiğiniz bir dosttan, sevgiliden, Simmy’dense?
*
Ayran içip ayrı düştüğümüz arkadaşım hatırlatıyor Simmy’yi, bu yazın başı olmalı.
En şeyi oydu senin, diyor. Anlıyorum… Aslında o değildi gibi bi’ şeyler demek istememe rağmen -nasılsa- susuyorum. Belki haklı… En şey… En, ne ola ki? En canlı, en romantik, en abartı fikirli, en şair zamanlarım mı? Belki de öyle… Taşı sıksan suyunu çıkaracağın, he dese dünyanın bir ucuna gideceğin (ve bundan bir gram pişmanlık duymayacağın), en hayat, en ızdırap, en acı, en komik, en deli, en aşk, en sen zamanların da diyor olabilir… Olabilir. Olabilir yani, ne bileyim.
*
Ayran içip ayrı düştük ya bir kere, velet akla düşüyor sürekli.
Ha bire ağlayacak gibi oluyorum. Mira’ya anlatıyorum, hani bir çözülsem, sanki duramayacağım… O da bilgece cevap veriyor: “Beynin savunma mekanizmasını etkinleştirip, seni ağlamaktan alıkoyuyor, sonra da şakaya vuruyorsun her zamanki gibi her şeyi.”
*
Son konuşmamızda o dedikleri… Bir şeyler, bi’ şekilde etkileşime giriyor, bir sabah Simmysullahhhhh diye uyanıyor, içimde ne yapıyor ne ediyor öğrenmeye dair dayanılmaz bir itki duyuyorum.
En önce, en ulaşılabilir, en kolay göz ardı edilecek olana, YouTube’a bakıyorum. ABD’de gitmek istediği program için yüklediği videoyu baştan sona dinliyorum.
Nerede nefes alıp vereceğini, ner’de ağzını büzeceğini, ner’de profilini döneceğini ve elini saçına atacağını biliyorum. Ve nerede kendi kendine bakarak aptal saptal bir şeyler anlattığının ayırdına varıp gülmemek için kendini zor tutacağını -ve fakat- bir başvuru videosunda hiç yapmaması gerekse de kendini tutamayıp güleceğini -ve dahi- bunu daha doğal bulup first take is the best take kafasıyla yükleyip göndereceğini biliyorum. (Ve bütün bunları bilirken karnıma ağrılar gireceğini de…) Videoyu gönderdikten sonra hangi sigaranın içileceğini, ilk seferde yanmayacak dönen çakmağa nasıl sinirlenileceğini, öğlen votkası için henüz çok mu öğlen diye düşünüleceğini ve bileklerini çok kalın bulacağını biliyorum.
Bilmediklerim geliyor akla.
Benim tanıdığım zamandan kalma, asıl/doğal (Çek-İngiliz) aksanından başka, r’lerine bilhassa çalışılmış duran Amerikanlașmıș İngilizcesi mesela. Azıcık bozuluyorum. (Yine de eğlendirici geliyor sonra tabii, daha iyi anlasınlar diye böyle yapıyor oluşu fikri.)
Hesaplar hesapları açıyor, takipler takipleri, programlar programları…
İnanılmaz zayıflamış, evlenmiş, barklanmış Simmy. (Buraları zaten biliyordun, unutmuşsun, Mira’yı hatırla.)
Çocuğu olmuş. (Bunu bilmiyordum, hiç boşuna sallama.)
Beklemezdim diyemem, absürt bir karakter Sim çünki: Doktorların kızı. Gizli dahi. Her bir seviyede onur dereceli. Mutfakla haşır neşir. Bitkiden anlar. Geek gibi okur ama gezer, tozar, içer, güler. Sıkılır, makyaj yapar. Oyun oynar. Oyun bozar.
Mesajını okuyorum . . .
*
İdil diyor ki, “Yani dünyada kaç kişiyle Reha Erdem filmine falan gidebilirsin ve o kişi de sevebilir ki zaten seni, o ara âşık olduğumu anladım ve evlendik.”
Okuyorum . . .
*
Ona aldığım Salinger’lardan bahsediyor Sim. Gülümseme emojilerinden, ve salak notlarımdan. Yeniden okuduğu Varolmanın Katlanılmaz (bkz: şu yazım) Hafifliğinden… Bir fotoğraf gönderiyor, incelmiş el bileklerini görüyorum (siz göremeyeceksiniz), Sim’i mutlu ediyordur bu durum diye düşünüyorum. İçtiği sigaranın kokusunu burnumda duyuyorum… Daha olgun, diyor Sim, yüksek ihtimal bir yudum daha şarabından alarak… Kundera ile Salinger’ın yazımını mı kıyaslıyoruz yoksa benden mi bahsediyorsun, diye soruyorum. Gülümsüyor. İkisi de olabilir. Evet, diyorum, Kundera’yı, Yavaşlık’ı da çok severim. Ne yazık ki kendisinin hakkını hiçbir zaman Çekçe ya da Fransızca okuyup anlayamayacağım için tam manasıyla veremeyeceğim, ama zor Salinger gibi yazmak da, diye ekliyorum. Ezdirmem yani… Yeni emojiler buluyorum, 1 sene bekletmeyeceğim bir daha… Yazarsan… Gülüyor.
Bir şeyler daha karalıyor.
*
Düşünüyorum. Yani, diyorum, dünyada zaten kaç kişiyle Salinger ve Kundera’dan aynı anda bahsedip bir de üstüne geyik çevirebilirsin ki… O anda uçağa atlayıp, evlen… Şaka şaka. ŞAKA. Evli-barklı kadın. Tamam belki benim Before Sunrise’ım ve hatta potansiyel Sunset’im de . . . ŞAKADAN HİÇ ANLAMIYORSUNUZ SİZ. Ne, Mira’nın dediği gibi mi? Beni nereden bilecek kuzum, Mira, delirmeyin. Hiçbir yere gitmiyorum, yalnızca henüz uyuyamadım ve bu öyküyü yazdım. Hepsi bu.

Sevgili Buster, iyi ki senden haberim oldu, masallah neler dokturmussun. Salinger ve Kundera’nin adi gecince bile insana tatli bir sicaklik hissi geliyor.
Hahahha, çok teşekkür ediyorum. Aramızda kalsın, bana da çoğu zaman döktürmüşüm gibi geliyor ama sonradan da böyle düşünmekten dolayı utanıyorum biraz. İyi ki diyelim, diyelim ama benden benim sayemde mi haberin oldu o kısmını anlayamadım çok. Tekrardan teşekkürler, sağ olun =)