“Paylaşman gereken acıyı iki katına çıkardın, hafifletmen gereken ıstırabı azaba dönüştürdün.”
-Oscar Wilde, De Profundis
I’m Thinking of Ending Things‘i ben çevirmiş olsaydım, ve biraz da uçarı, ne bileyim gerçek bir edebiyatsever olsaydı başımda, Ömer Lütfi Mete’nin Gülce şiirinde geçen o mısrayı seçerdim başlık olarak: Uçurum Kenarındayım Hızır.
Uçurumun kenarı deyince de aklıma hep ilk hayranı olduğum yazar, Oscar Wilde gelir. O konuştukça midemden ağzıma, oradan kulak ve beyin kıvrımlarıma sızan bir sıvı salgılanır, sarardı beni. Bir sızı, ama mutlu eden türden bir sızı ile tit tir titrerdim Wilde’dan.
Oscar Wilde her ne kadar -haklı olarak- Dorian Gray ile aynı anlamlara çıksa da, aslında o daha çok Reading Zindanı Balladı‘dır, De Profundis’tir ve hatta Mutlu Prens‘tir. Mutsuzluğu mutluluğa, içindeki tanrısızlığı tanrıya, ve sonra içini tanrıya çevirendir. Azap duyan, kanayan, üzülen, üzüm üzüm üzülen, (çaktırmayan), kendini suçlayan, minik minik kalp kırıklıkları, yer yer hayat yorgunlukları çekip, hiçbir şey yokmuş, hatta dünyanın en mutlu insanıymışçasına ortalarda dolaşıp duran hep Wilde’dır. Cesaretsizliğinin altında hep bir cesaret vardır. Bazen de tam tersi… Bu yönüyle babamı anımsatır. Ve armut da pek uzağa düşmeyeceğinden, bu yönümle pek tabii ki ben de onlara benzerim.
*
Babam kendine söyleyemediği şeyleri başkalarına söylerdi. Hadi teknik bir terim kullanalım fazlasıyla yansıtırdı. Sözgelimi Tatilya’daysak, alaboraya boyum yetmediği için binemediysem pısırıklığımdan dem vurur, asıl eğlencenin o olduğunu belirtirdi. Sıkılmadan, usanmadan. Binlerce kez. Elbette o zamanlar bilemiyoruz canım okur yansıtma falan nedir, ne değildir. Diyemiyoruz git kardeşim sen bin o zaman, ben burada bekliyorum diye. Yerine, ağlamamaya çalışıyoruz, güçlü durmaya çalışıyoruz ve içimizde tanrılar yaratıyoruz. Çok pahalı pizzalar yiyor, çok pahalı fotoğrafları almıyoruz ama su kaydıraklarına biniyor, eğleniyoruz. Belki de öyle sanıyoruz. Çünkü babama her baktığımda alaborayı kestiğini, cıkcıklayarak kafa salladığını görüyoruz. Sonra bir daha onunla, yalnız ikimiz, çooook uzun bir zaman hiçbir yere gitmiyoruz.
*
Pısırıklıklardan en kolay yalanla yırtılıyor. Bunu daha alabora sırasında öğreniyorum. Ve yalan ne kadar saçma olursa inanılırlığı da aynı derecede artıyor. Bunu da Hitler’i bilmeden önce… Nasılsa, annem, babam ve ben tatile gitmişiz. (Herhâlde 18 yaşımda evden kaçmamla, annemin canım gittisiyle ilintisi var.) Tekne turundayız. Babamla birlik olup aşk meşk olaylarında kafası karışık bi’ İngiliz adamı zorbalıyoruz evlenmesi adına. İngilizle o gün neler konuştuğumu tam anımsayamıyorum ama, fotoğraf çekmesini bile öğretiyor bana, analog makinayla.
*
Kos adasına yakın bir yerde bir saat serbest zaman veriyor kaptan. Babam yine macera peşinde. Denizin üstündeki motosikletleri inceliyor, sonra da beni. Herhâlde hâlâ pısırık bulduğundan bir şey demiyor. 10 dakika sahilde oyalandıktan, kumlara sürte sürte yürüdükten, öfleyip püfledikten sonra dayanamıyor:
“Binelim mi?” Kafa sallıyorum.
Sıra bekliyoruz, lavuk çıkıp soruyor: “Daha önce hiç bindiniz mi?” Kafa sallıyoruz.
“Eyvah, en hızlı motor geldi, azıcık basınca gidecek. Kim sürecek?”
Babamla minik bi’ sen sür, yok sen sür kavgası ediyoruz o ara. Arabada olduğu gibi. Yan koltukta susarak durabilse hep ben sürerim zaten ama bunu bilmiyor. (Ya da bunu bildiği ve kendi sürmek istediği için yine bana oyun yapıyor, bilemiyorum, oyunlarına yetişemiyorum.) Nasılsa (gerçi şaşırmak da yersiz artık ya) ikna oluyorum jet skiyi sürmeye. Adam da tipime şöyle bir bakıp, “Gidonu sabit tutmaya çalış, tadını çıkar” diyor.
*
Yelekleri giy, giy, giy.
Tin-tin-tin.
15 dakikamız var, başlıyor babam iki dakikası tintin ile geçince tabii: “Ne biçim sürüyorsun, düzgün tut şunu, bas, bastır, bu ne biçim şey, Allah kahretsin, bas şuna, bak nasıl gidiyorlar, ödlek olm—”
Hiç dinlemiyordum kendisini. İnanın. Hiç. Karıştırmasaydı ödlek mödlek olaylarını…
Daha bir dakika önce gidonu sabit tutamayan ben bastıkça basmaya başlıyorum o dakikadan sonra.
Uçtukça uçmaya başlıyoruz. Şaka etmiyorum sevgili okur, gelen her dalgada denizden en az yarımşar metre uça uça gittiğimizi düşünün. Babamın da arkada işte bu, işte buuuuuğğğğ falan diye bağırmaya başladığını. Çığlıklar, tempolar… Allahım, beş yaşında biriyle beraberim sanki.
Karşımızdaki adaya (adaya??) neler olup bittiğini seçebileceğimiz kadar yaklaşıyoruz. O sıra yanımıza bir jet motor yanaşıyor: “Dönün, dönün, ne yapıyorsunuz, Yunan’a gideceksiniz, dönün.”
Eyvah, vuracak Yunanlar bizi ama dönmek… Herhâlde böyle…
Elbette o hızda giderken birden gazdan elimi çekip dönmeye çalışınca gelen dalgalarla birlikte denizi boyluyoruz babamla.
Neyse ki jet ski denen alete can yeleğimiz bağlı, o çıkınca araç da duruyor. Duruyor durmasına ama dalgalar… Gidiyor jet ski, gidiyor, Yunan’a gidiyor…
Başlıyorum yüzmeye, babam da vızıldamaya… Allahım inşallah köpekbalıkları falan yemez beni diye düşüne düşüne, haldır huldur yüze yüze, bir şekilde (bu defa nasılsa yok, küçüklükten yüzücüyüz) götünden yakalıyorum aleti. Çıkıyorum dizlerimi koyup. Sonra babamı çekiyor -çekerken bir daha düşecekmiş gibi oluyor, bu defa nasılsa gayet yerinde, evet- nasılsa, düşmeden jet skiyi çalıştırıyorum.
Motorcuların yavaş gidin uyarılarına kulak asmıyoruz bir süre, 15 dakika olmuş yarım saat artık… Arkadan su fışkırtıyoruz. Babam gülümsüyor. Hissedebiliyorum. Benim başım öne eğik, upuzun saçlarım sırılsıklam…
Bizi uyaran motorun üstünde bikinili bir kadın fotoğraflarımızı çekiyor kıyıya dek.
“Bu neyi çekiyor?” diye soruyor babam.
“Yarın yerel gazetede çıkacağız herhâlde,” diyorum.
Gülüyor gene. Babam yaklaştıkça iyice sesli gülmeye başlıyor, başıma sever gibi, ulan sen de amma piçmişsin der gibi vuruyor. Ben de ona katılıyorum. Asıl piç sensin be, nereden çıktı jet ski falan.
Jet skiyi verdiğimizde sahildeki çalışanlar bu kadar ıslak olmamıza, kahkahalar atmamıza anlam veremiyor. Pısırıklık testinden geçişimi kutluyoruz aslında. Bu defa o çok pahalı fotoğraflardan alıyoruz.

Şahane bir hikaye, arada okumak isteyeceğim bir hikaye, eline sağlık:)
Hahaha, ben de seviyorum bu hikâyeyi anlatmasını, tabii iyice abartarak, ilk defa yazayım dedim, çok teşekkürler
Niye yazıların benim blog listesine düşmüyor? .com’u takip ediyordum ki.
Yas günlükleri mi? Ben de benimki üzerinde çalışıyorum..
N. Narda
Bilmiyorum ki, blogspot listesine de ekliyorum aslında, belki de bir iş vardır, bilemedim.
Ve elbette başınız sağ olsun sevgili Narda =/
Çok beğendim çok güzel yazmışsın😊
Senin bu yazılarını okurken gözlerim dolmasına ve ağlamama engel olamıyorum😔
Bu seferki biraz daha eğlenceli ama Çeri, ben de üzülüyorum ama yazarken komik de geliyor her şey, YAV JET SKI SİZİN NEYİNİZE BE hahahah
Bu seferki eğlenceli doğru diyorsun evet, ben yine de böyle anıları okuduğumda gözlerim doluyor😔
Çok güzel bir anı😊
Ya blogumla ilgili bir sıkıntı yaşıyorum yada internetimle ilgili çözemedim fakat yorum yapmakta çok zorlandığımı sürekli hata verdiği için yazdıklarımı sürekli yazmak zorunda kaldım. Blogunuza daha önce uğradım mı hatırlamıyorum ama güzel bir hikaye okudum blogunuzda biraz daha zaman geçireceğim. Sevgiler 💐
Narda da aynısını söyledi, benim siteden de kaynaklı bir sorun olabilir, blogger’a değil artık wordpress’e bağlı çünkü, belkibir haller olmuştur, bilemiyorum.
Çok teşekkür ederim ve geçirin geçirin, hoşuma gider, blog sizin =P
Bu iki yazındaki görsel ilgimi çekmişti ama dün akşam animasyon filmini izleyince anladım. Çok güzel bir animasyondu, bayıldım, şimdi yazısını yazacağım😊
Çok anlamlıydı ve izlerken ağladım. Köstebek çok tatlıydı, tilki de öyle, ben hepsini sevdim.
Söylenen sözler çok anlamlıydı.
Filmi dün izleyince yazmak istedim bunu da😊
Artık gidiyorum tamam🙃
Heeeyy, benim de çok güzel planım vardı, 4 tane yazacaktım, öteki iki alıntı ile çok güzel görünecekti tek bakışta, en azından bilgisayardan okurken. Ama kaldı. Araya Casalbanca girdi, ondan öncesinde de bazen bunalım ve hiçliğin fazlalığından yazamadım bazen de coşkudan. Filmi beğenmene sevindim ve her zaman beklerim =)