Balat’ta yaşadığım zamanlarda, Casablanca’nın dönem film afişi salona çıkan uzunca koridorun sağında dururdu. Afişi kadar filmi de sever miydim o günlerde pek anımsayamıyorum. Yüksek ihtimalle ben de Rick gibi hisseder, dünyaya, yaşananlara, tüm iyi niyetime karşın olamamışlara hınç duyardım.
Filmi geçenlerde tekrar izleyince, yerli-yabancı yorumları okumaya durdum. Hiçbiri tam manasıyla beni tatmin etmemiş olacak, hakkında bir şeyler karalama ihtiyacı hissettim. 100 senelik filmin ‘spoiler’ı olur mu bilmem ama, içeriğimiz bunları barındıracaktır.
*
Casablanca’yı bu defa daha çok sevdim. II. Dünya Savaşı’nın tam ortasında (1942) çekildiğini düşündükçe nutkum tutuluyor. Yalnız (artık buna feminist okuma mı dersiniz yoksa gerçekçi mi bilemiyorum ama) izleyicinin Rick ile kurduğu bağa, Ilsa’nın her şeyi görev icabıyla yapıyormuş da hiçbir şekilde iradesi yokmuş tavırlarına, Victor’un sanki Ilsa ile Rick’in arasına giren kötü adammıș gibi algılanmasına dair söyleyeceklerim var.
Sanırım tümdengelmek lazım:
-Rick, aşkın yalnızca belirsizlik hâliyle aşk olarak kalabileceğinin kanlı canlı örneği. Birkaç haftalığına yaşadığı bir çeşit teselli (rebound) ilişkisi için ömrünü tükettiğinin farkında değil. Dahası, aşk sandığı şeyin aslında belirsizlikten ileri geldiğini iş işten geçene dek anlayamayacak kadar saplantılı bir narsisist, hödük.
-Ilsa, filmde defalarca kez Victor’u seçmesine karşın, izleyicinin artık buna hangi yılda, kaçıncı izleyişte kani olacağını merak ettiğim, çok taşaklı, çok güzel, çok yüce bir kadın karakter.
-Victor, kendinden çok daha büyük bir şey (greater good) için çalışan, yüce gönüllü, olgun, Rick’e göre çok daha genç ve yakışıklı, çok daha cesur, çok daha akıllı, çok daha çok kere tercih edilebilecek, omurga sahibi, âşık, güzel seven bir bey.
*
Bu defa Victor’dan başlamak lazım, en sonunda Rick ile bitiririz. Victor faşistlere karşı savaşan, toplama kamplarında örgütlenen, buna karşın yanındaki, yakındaki kimse zarar görmesin diye evliliğini bile gizli sürdüren gerçek bir alfa.
Savaşın mutlak galibi gibi gözüken Alman generale illegal bulunduğu topraklarda posta koyabilen, eli silahlı Nazilerin gaza gelip marşlarını söylediğinde, sıradan insanları örgütleyip La Marseillaise okutan, öldürüleceğine dair tehditler aldığında dahi arkadaşlarını satmayan biri. Yetmezmiş gibi, bir de Ilsa’yı seven, onunla büyüyen, kıskanmayan, sorun çıkarmayan, alttan alan bir karakter. İnsanları, sevdiklerini, ideallerini tek çatı altında iç içe, ama birbirlerinin ayaklarına basmadan toplayabilmiș biri.
*
Tıpkı Victor gibi Ilsa’nın da erdemleri az değil. Ilsa hemen her ülkede kocasını takip etmiş, birlikte çıktıkları bu yolda onu öldü sanana dek terk etmemiş, aldatmamış bi’ karakter. O andan sonra da basit şeyler aslında istediği: İçki içmek, As Time Goes By söylemek, sorular sorulmadan, geçmişi karıştırılmadan yalnızca sevilmek. Mümkünse de ölmeyecek biri tarafından… Eh, bu “dünya” savaşında, kendisinden yaşça büyük bir Amerikalı dışında daha iyi bir seçenek kim olabilirdi ki?
Ilsa için şunu demiyorum, yanlış anlaşılmasın. Rick’i sevmiyor değil. Seviyor. O an için, o gerçeklikte (Paris’te -Rick’in en nihayetinde bunun farkına varabilmesi hoş-) gerçekten seviyor. O mektuptaki hisleri gerçek. Ama gerçek, yaşanılan gerçeklikten çok başka. Hayat sanatı taklit ediyor. Victor’un sanatı da bu: Öldü diye haber çıkarır ki yaşadığı acıları karısı da tecrübe etmesin. Kaygı duymasın. Bir son olsun. Bu son olsun. Ilsa’nın bu noktadan sonra yaptığı, izin verdiği, aylarca haber alamadığı kocasının kaçarken öldüğüne inanmış olması. Hepsi bu. Zaten ölmediğini anladıktan sonra yaptıklarını sıralamak gerekirse:
-Rick’i istasyonda bir mektupla ekiyor. (Hatta Rick’in planlarını dinlerken Ilsa’nın yüz ifadelerine dikkat ederseniz, kendisinde ne diyor, uçmuş mu lan bu gibi bir tavır da mevcut. Tam bu noktada iki çıkarımdan söz edilebilir: Ya, Ilsa, Victor’un yaşadığından haberdar, Rick’e otele gelme diye o yüzden tembih ediyor ya da Victor gerçekten ölmüş olsa dahi Rick’le herhangi bir yere gitmeme ihtimalini göz önünde bulunduruyor. Aşktan gözü kör olma gibi bir durum söz konusu değil Ilsa adına.)
-Rick’i dostça, hatıralarında, güzel hatırlıyor. (Sam’e şarkıyı söyletmesi.)
-Rick’in durumu aşamadığını görünce (biraz da aralarında geçenleri Victor’a anlatmadığından ötürü kendini borçlu hissederek) izahat vermek adına aynı günün gecesi, bütün riskleri göze alarak kumarhaneye geliyor. (Rick dinlemiyor. Daha kötüsü de var da, Rick’i incelerken geleceğim ona.)
-Rick’in kendi gerçekliğinden başka hiçbir olguya inanmadığını, kapalı olduğunu görünce bir daha görüşmemek üzere Rick’i terk ediyor.
-Victor ile birlikte Casablanca’dan gidemeyeceklerse, orada kalıp -öldürülmese de- hapislerde çürümeyi, tecavüze uğramayı ya da bedenini satmayı (Bulgar kızı hatırla canım okur) göze alıyor.
-Victor’un bu topraklarda öleceğinin neredeyse kesin olduğunu, tek çıkış yolunun Rick’te bulunan mektuplar/belgelerden geçtiği bildirilince, durumu Rick’e güzellikle anlatmaya çalışıyor. Yine bir cevap alamayınca, korkak olduğunu, yalnızca kendi çıkarlarını düşünen, umursamaz, bencil herifin teki olduğunu Rick’in yüzüne yüzüne haykırıyor. (Sorarım sana okur, böyle bir kadın böylesi bi’ adamı sevebilir miydi gerçekten?)
-Yetmiyor, önceden planladığı gibi silahla tehdit ediyor.
-Yetmiyor, en azından kocasını Amerika’ya yollaması adına manipülasyona başvurarak Rick’i sever gibi yapıyor. Olan biteni ilk ve son kez Rick’e açıklıyor. (Belli ki kaz kafalı çünkü, anlayamıyor hâlâ her şeyi açıklamadan bu Rick.)
-Zaten gerçekten Rick’i seviyor olsa -Victor da uçakta çoktan yerini almışken- hâlâ seçim şansı varken Rick’i seçerdi. Ilsa yaşadığı müddetçe hep ama hep Victor’u seçiyor, hep Victor’u seviyor.
Şimdi sen söyle bana canım okur, bunun neresinde görev bilinci, görev aşkı? Birini sevmek demek ona sürekli âşık olmak, âşık kalmak mı demektir? O sevgi, başka, daha büyük bir şeye, mesela bir insanı, hem de sevdiği bir dostu, silahla tehdit etmeye evrilemez mi? Kendini feda etmeye, onu düşünmeye? İşler yolunda giderken herkes mutludur, herkes kalır. O yüzden diyor şair mutsuzluğa da var mısın diye.
*
Gelelim Rick’imize. Rick’i sevmeye çok çalışsak, yanında dursak, yalnız erkek triplerine kansak da ne yazık ki kendisinin hikâyesi tam bi’ Amerikalı hödüklüğünde. Bu bakımdan yazarların çok iyi iş çıkardığını, karakteri çok dürüst bi’ şekilde kaleme aldığını söyleyebiliriz.
-Rick’in birinci falsosu dinlememesi. Aylar, belki yıllardır güya harap olduğun kız mekanına bütün ahlak kurallarını delerek gelmiş, iki çift laf ediyor, anlatmak, anlaşılmak, ne kendisinin ne kocasının o kadar kötü biri olduğunu; Rick’in bilmediği, anlayamayacağı şeylerin de olabileceğini söylemek istiyor. Sözünü kesiyor bizim Rick. Hakaretler ediyor, laflar sokuyor. Komiği -gerçekten çok zavallıca- Ilsa’nın o an için Paris’teki kendi hikâyelerinden, kendi aşklarından bahsettiğini sanacak kadar da kocccccaman bir narsizm bombası içinde. Vah canım Rick ki ne vah.
-Dinlemediği yetmezmiş gibi -Ilsa’nın da söylediği üzere- bütün dünyadan öç almaya çalışıyor Rick. İhtiyacı olan dokümanları vermiyor, vermeyi aklının ucundan bile geçirmiyor. (Gelecek o orospu Ilsa buraya, yalvaracak bana kafasında.) Yetmiyor, hemen Victor ve Ilsa’dan önce işe koyulup, yapılması gerekenleri, bölgedeki nüfuzunu kullanarak ötekilere anlatıyor.
-Tam bu noktada hikâyede önemli bir yere sahip Bulgar kızın anlatısına da değinmemiz lazım. Rick, Bulgar kızın kendini, namusunu verme hikâyesini sonuna kadar dinlese de anlayamıyor. Beni kimse öyle sevmedi falan diye triplere giriyor. (Laf söyledi balkabağı mevzusu tam. Kardeşim bir şeyi anlayabilmen için illa o şeyi yaşaman mı lazım? O zaman hiçbir savaş kahramanını da, ne bileyim, roman karakterini de anlayamıyor olmamız gerekmez miydi?) Oysa aynı durumdaki Victor, Bulgar kızın Rick’e söylediği cinsten bir açıklama getirmek üzereyken Ilsa’yı susturup onu anladığını, ona inandığını, o an için ne yaptıysa doğrusunun o olduğunu eşine bildiriyor.
-Tam bu noktada artık hikâyenin elverdiği ölçüde kullanıldığını ayrımsayan Rick (elbette dönem şartları gereği Rick’in kullanıldığı hissi yalnızca sezdirilebiliyor, öteki türlü Hays Code‘a göre ahlaksızlık sayılabilir, sansüre uğrayabilirdi film) yine son sözü ben söyleyeceğim ulan hevesiyle çiftimiz tam ülkeden ayrılacaklarken Ilsa ile yaşadıklarını -sanki Victor çok dert edecekmiş, sanki bilmiyormuş gibi- anlatıp, bir çeşit şövalyeliğe soyunuyor. Utanıyoruz yine başkası adına…
*
Film o dönem için yazılabilecek en iyi şekilde kaleme alınmış kesinlikle. Hatta bana kalırsa fazla bile anlatmış olan biteni. İzleyiciye güvenmediğinden belki… Tüm bunlara karşın hâlâ ahhhh Rick ne fedakar âşık, Rick gibi sevmek, alçak Victor, orospu Ilsa martavalları filmin feci derecede yanlış okunduğunu düşündürüyor bana. Ve aslında, bu hikâye bi’ karakteri, bi’ duruşu olan Victor’un, inanılmaz zengin bir Amerikalı’ya neden tercih edildiğini, Victor’un hikâyesini anlatıyor. Ne yazık ki (ve iyi ki) film Rick’in gözünden anlatıldığından (Paris’te yaşananlara bile aslında onun suratına bakarken, onun hatırladıklarıyla gidiyoruz) burnumuzun ucundaki gerçeği pek ayırt edemiyor, yanlış kişinin yanında saf tutuyoruz.

Yazın günümü güzelleştirdi, çok hoşuma gitti, iyi geldi(Bugünlerde fazla üzgünüm🙃😔)
Bu kadar film izlemeyi seven ben bu filmi izlemedim. ‘Nasıl izlemezsin Cherry?’ dediğini duyuyorum okurken🙃 Bu hafta içinde boşluk bulur bulmaz izleyip gelip tekrar yorum yapacağım ayrıca😊
O kadar detaylı ve güzel bir yorum yazmışsın ki, okurken hepsini gözümde canlandırdım. Film/dizi izlemeden yorumlara bakarım ben de ama hepimizin fikirleri değişik. Bazı filmlerin ise hiç anlaşılmadığını düşünüyorum.
Rick’e sinir oldum, pek sevilmeyi de hak ediyor gibi gelmedi. Victor tam aşık olunacak beyefendi gibi algıladım. Ilsa için şu an nötr durumdayım. Biraz üzüldüm gibi hissediyorum.
Birini sevmek demek sürekli ona aşık olmak, aşık kalmak değil mi? Yani asıl o zaman aşk olmuyor mu? Aşık olunca mutlu hissetmek, onu düşünmek, onunla hayatını kurmak… Bütün bunlar olunca da sürekli aşık olmuş oluyorsun işte. Yani öyle olmuyor mu? Ben mi yanlış düşünüyorum?
İşler yolunda giderken herkes mutludur evet katılıyorum sana kesinlikle. Ama ‘mutsuzluğa var mısın’ kısmında ayrılıyorum. Hatta yine bu cümle üzerine bir yorum yazmıştım sosyal medyada.
Ben mutsuzluğa yokum. Bir ilişki mutlu olmak için yaşanır. Ben o kişiyle mutlu olmayacaksam, o ilişki beni üzüp ağlatacaksa hayır ben yokum ve böyle bir ilişkiyi de istemiyorum. Tabii dediğim şununla karıştırılmasın; bir ilişkide sevdiğim adama her şekilde destek olurum, yanında olurum elimden geldiğince, bu başka bir şey.
Bunların dışındaki mutsuzluk beni hasta eder, zaten o zaman ben kendim gibi olamam, kendimi kaybettiğim bir ilişkide olmak istemiyorum.
Senin yazdığın cümleye çok ters bir bakış açısıyla bakmamışımdır umarım. Yanlış mı düşünüyorum? Bilmiyorum ama bu konuda düşüncelerim net.
Bu arada aşk hakkında çok bilmiş konuşmak istemem, zaten bir şey bildiğim yok yaşamadığım için. Sadece düşüncelerim böyle.
‘Bir şeyi anlayabilmen için illa yaşaman mı lazım?’ demişsin. Yaşamadan da anlayabiliriz tabii ki bazı şeyleri, empati yapıp o insanın yerine kendimizi koyduğumuzda en azından anlamaya çalışıyoruz diyebilirim. Yine de bu söylediğin durum dışında bazı şeyleri de insanlar anlamıyor yaşamadan. Ama senin bu söylediğin paragraftaki durum için sana katılıyorum. Benim anlatmak istediğim tam olarak daha başka durumlar. Şu an anlatabildim mi, emin değilim🙃🤦♀️
Çok uzun yazdım, gidiyorum. Bir de filmi izleyince gelip yazacağım, fazla olmasın🙃😊
Yazın çok çok iyi olmuş, daha çok yaz lütfen🙏(bu bir ricadır😊)
Cherry kaçar😊
Hey hey Cherry,
Öncelikle bu spoiler içeren yorumu okuduğun için umarım filmi izlerken bana pek sövmezsin hahahah. Ulan adam herrrrrrrrrr şeyi yazmış diye. Çünkü biliyorum bazı insanlar var, o şekilde izlemeyi seviyor filmleri, dizileri. Belirttim de girişte ama yine de herhangi bir ilki baltalamak istemem. Rick daha çok sevilir çünkü, neyse iş işten geçti artık hahah.
Diyorum, ancak, çok da hoşuma gitti yorumun. İnanılmaz kendini beğenmiş kaçacak belki ama bazı insanlar bana şey derdi: Abi blogda ben senin hislerini okumak istiyorum, bana ne şu şu kitaptan, bana ne şu şu filmden… Gülerdim onlara, ah bebek derdim, aslında benim hislerim zaten orada, yoksa görmüyor musunuz kuzum? Yine de senin bu yazımı okumanın kendi kendime, gizli gizli övündüğüm şeyin (yorumlarımın aslında filmden ya da kitaptan bağımsız okunabilecek şeyler olduğunu) bir nebze de gerçek olduğunu sağladı. Çok teşekkür ederim. Hem daha çok yaz dediğin için de. Çalışıyoruz ama kolay çıkmıyor bende ne yazık ki hahahaha.
‘Mutsuzluğa var mısın?’ı filmi izledikten sonra tekrar konuşalım istersen çünkü anlıyorum ne demek istediğini ama buradaki bağlam farklı. Demiyorum ki seni aldatan, duygularını küçümseyen biriyle ol. Kalıcı bir mutsuzluk değil demek istediğim. Ama atıyorum babam ölmüş, mutsuzum, mutlu edemeyecek durumdayım, o zaman mutsuzum ben diye hemen kaçacak mısın? Hay-hay, çok iyi bile olur. Ya da kovulmuşum işten, o an omuz vermek bahsettiğim, gibi gibi. Bunun dışında yaşanan minik mutsuzlukların yaratım/birliktelik sürecine katkısı olduğunu da düşünüyorum (birini neyin mutsuz ettiğini bilmezsen, onu tam manasıyla sevip sevemediğini de bilemezsin gibi geliyor bana) ama orası başka hikâye galiba hahaha.
Elbette yaşanmadan anlaşılmayacak şeyler var, ama bu senin dediğin gibi azıcık da olsa empati yapamamayı beraberinde getirmemesi lazım. Gibi geliyor bana. Tamam benim yaşadığım acıları bilmesin ama ölüm diye bir şeyin olduğunu bilsin, tamam savaş nedir bilmesin, ama orada savaşan paşaların da ondan daha çok şey bildiğini bilsin gibi gibi gibi.
Tabii ki öyle bir şey yapmam. Spoiler olduğunu yazmışsın, bilerek okudum😊
Tamam anlaştık, ‘mutsuzluğa var mısın?’ kısmını tekrar konuşalım filmden sonra😊
Yine de biraz yazayım öyle gideyim olur mu?🙃😊
Benim yazdığımla senin dediklerin bir yerde buluşuyor gibi o bölümde. ‘Babam ölmüş, işten kovulmuşum…’ demişsin ya orada mutsuz olduğunu belirtmişsin. Bu çok doğal, hepimiz böyle zamanlarda kötü oluyoruz, kötü hissediyoruz, sonuna kadar haklısın. Tabii ki böyle zamanlarda omuz verecek, yanında olduğunu hissettirecek. Ben de onu demek istedim, her zaman destek olurum yanımdaki adama diye bu gibi durumlarda. Yani aslında burada çok ayrı konuşmamışız😊
Filmden sonra geleceğim yine, yorumumu beğenmene mutlu oldum😊
Tatlı bir gün geçirmen dileğiyle😊
Hayır Hayır Hayır! Kimse Humphrey Bogart’dan daha yakışıklı olamaz ; görünemez! o filmde veya hiç bi filmde! Bu biir.
Filmi de hiç sevmem ama, biraz itirazım olacak hakim bey.
Filmin asıl kahramanı nasıl hödüğün teki oluyor yaea??
“Saksı değilim ben! herşeyi bana soracaksınız” ‘asıl direnişçi benim yahu! ‘diye bağırdığını duyuyorum şu anda Humphrey Bogart’ın.
Bu arada filmi Avrupa’da nazi işgali (alman askerler), çek direnişi(Lazslo), anti faşist görünümlü fransız kaypaklığı ve sömürgeciliği(kazablanka’daki vichy hükümeti), Rick yani Amerikan müdahalesinin olmazsa olmaz savunuculuğu üzerinden okuduğumuzda en samimi karakter piyanist Sam geliyor bana.
Filmin en brilliant repliği de;
Vishy water göndermesi.
Renault Rick’e seni kazablanca’ya hangi rüzgar attı diye sorunca?
Rick ‘my health’ diye cevap veriyor. ‘Şifalı suları için geldim’
Renault ‘ne suyu be? çöldeyiz! deyince
“I’ve been misinformed” deyişindeki yüz ifadesi ömrebedel!
Yani filmin politik metni ne kadar tutarlıysa romantik metni o kadar tutarlı. Rick’in kadın kendisini seçse bile kadını yanında tutması söz konusu değil konumu gereği her zaman Laszlo’dan daha riskli daha tehdit altında. Çünkü daha önce yediği haltlar yüzünden Amerika’ya dönemiyor. Filmin başında dosyasının ne kadar kabarık olduğunu kaçırmayalım. Daha sonra da direnişe yardım ve yataklık mütemadiyen.
Yani özetle yedirmem!!!!
Humphrey Bogart’ı ve şapkasını ve beyaz ceketini ve yağmurda ıslanmayan pardesüsünü ve rugan ayakkabılarını ye-dirt-mem!
Bana hepsi dönemin zorlamaları, korkuları gibi geliyor, sonuçta bir yandan da savaş devam ediyor film çekilirken, Hitler falan var yani hala hahahaha.
Ne bileyim Amerikan filminde, bakmayın siz, Fransızlar da aslında orada işgalci diye propaganda yapılamaz gibi geliyor bana o zamanlar, kaldı ki Victor’un yaptığı orada umut vermek, ümitlendirmek, burası Almanya değil demek, marș sadece sembol.
Rick’in Victor’dan daha fazla risk altında olduğuna katılmamakla birlikte (adam beş kere ölmüş, birinde karısı bile artık öldü sanmış, kamplardan kaçmış, hala tehdit altında yazdığım gibi; Rick ise Alman generali vurup maşallah yoluna hiçbir şey olmamış gibi devam edebiliyor), bu işlerden belki de ben anlamıyorum diyerek yakışıklılık konusunda hak verebilirim, ama daha fazlası olmaz be anam drifter hahahaha.
Şimdi Lazslo daha az kahraman demiyorum ama Çek olması sebebiyle hayat ona ya direnişçi olmayı ya ölmeyi dayatıyor. Sağlam adam ok kamplardan kaçıyor vs.
Rick’ciğime gelirsek tamamen iradesi ve insani hisleri sebebiyle direnişçilere destek olmayı seçmiş biri !!!!
Tıpkı da Amerika gibi.
Vay be! Şu Amerika müdahale etmese vay halimize…
Keyfine bakacağı yerde elini taşın altına koymayı seçmiş.
Daha ilse’yle tanışmadan önce etuopya’ya direnişçilere silah kaçırmış. İspanya iç savaşında antifrankocularla birlikte savaşmış. Kazablanka’ya güneyde cafe açmaya gelmemiş yani hahah.
Yani ben Renault’un yalancısıyım. filmin başında öyle anlatılıyor.
Aynen dediğin gibi şükela bir Amerikan propogandası.
Pearl Harbour 7 aralık 1941 ( eh ben bi savaşa gireyim ozaman!)
Casablanca filminin US release tarihi 26 kasım 1942
Kazablanka’nın vichy hükümetinin elinden alınıp müttefiklerin eline geçmesi 8 Kasım 1942 (operation Torch)
Bak şimdi ne fark ettim, adama ben Victor diyorum sen Laszlo zaten mesela, taraflar çok belli ya hhahahahahhahaa.
Hatırlıyorum elbette (daha yeni izledim tekrar çünkü), kıyak da geçiyor birilerine (Bulgar kızın kocası, marş çalınmaya okey demesi vs.) hatta, nasılsa, yine ölen adamın evrakları da Rick’te. Her şey Rick’te ve her şey Rick’ten geçer. Belki de sadece bu yüzden bile sevmiyorumdur ben hahahhaa.
Yaşasın tam bağımsız Çekler ve Norveç krallığı, kahrolsun Richard* hükümeti =PP
*:Bu da Ilsa’nın taktiği, baktı Rick işe yaramıyor Richard’a dönüyor bir yerde hahaha
Renault, “Bu işlerden çok para kazandın mı?” diye sorduğunda Rick, “Kazanan taraf bana çok daha fazlasını teklif etmişti ama ben hep kaybeden taraftaydım” diyor ya ölüyorum.
Ilse’ye diyeceğim: “Huge mistake! Huge!” 😀
Laszlo gibi liberal, demokrat ve Batı yanlısı direnişçiler savaştan sonra ülkelerine dönüp, 48’deki komünist darbe ile tekrar ya hapse ya yeniden sürgüne…
Ben bi Bodo Glimt’i bilirim sergen’in değişiyle Ilse bende yok 😀
Madem poetikleșiyoruz, dur ben de bir alıntı ile bitireyim hahahah:
“Neden satın almama izin vermiyorsun, neden gerekli evrakları bize vermiyorsun Rick?”
“Sen onu karına sor taaaam mııığ!!!111!!! =(((((”
Șu sümüklüye kalmadı canım Ilsa, çok mutluyum hahahahah
Filmi izleyip geldim sonunda😊
Film çok güzel, dönemine göre sinema açısından oldukça iyi kesinlikle. Bu arada Ingrıd Bergman çok güzel bir kadın😊
Filmin ilk dakikalarında Rick’e sinir olmadım değil(yazının etkisi var sanırım🙃)Şaka bi yana kadına davranışı sinir etti. Soğuk, mesafeli bir adam izlenimi yarattı bende.
Paris görüntülerinde Rick ’10 yıl önce nerdeydin?’ diye soruyor Ilsa’ya. Ilsa orada düşünceli, söyleyemediği bir şeyler olduğu belli zaten. Aslında izledikçe Ilsa’ya hem kızdım, hem üzüldüm, empati yapıp anlamaya çalıştım.
Ilsa baştan yanlış yapmış. Ama aşk bu işte, bu konularda büyük konuşmayı sevmem. Rick ve Ilsa birbirini sevmiş, aşık olmuş. Yarım kalan bir aşk var. Her zaman en üzücü olan da yarım kalan değil midir? Tamamlanmayan her şey daha çok meşgul eder beynimizi, hatta canımızı yakar. Ilsa Victor’u sevmiyor, daha çok ona minnet duyuyor. Victor çok iyi biri kesinlikle.
Rick için bambaşka duygular hissediyor. Rick’i istasyonda yalnız bırakıp gidemeği için de bir yanı hep eksik ve onunla.
Aşk çok güzel evet ama Rick gibi adamlar her zaman üzer, Victor gibi adamlar hep mutlu eder. Önceki yorumumda yazmıştım, bir şey bildiğimden değil ama bazı üzüntülerimden dolayı bu sonucu çıkarmam zor değil.
‘Mutsuzluğa var mısın?’ kısmını filmi izledikten sonra konuşalım demiştin😊
Şimdi burada Ilsa’nın ne olursa olsun Rick’i seçmeyip Victor’la gitmesini mutsuzluk olarak mı görüyorsun? Yani sevdiği adamın yanında değil ama onu seven ve yanında olan adamla kendi mutsuzluğunu mu seçti?
Bu da bir tercih. Ben Ilsa’nın yerinde olsam ne yapardım bilmiyorum. Zor ve can yakan kararlar. Tam olarak ne diyeceğimi de bilmiyorum.
Yani kararı Rick’e bırakıyor ve geleneksel bir bakış açısı var aslında. Yani kendini feda ediyor. Bu durumda da mutsuzluğa kocaman bir yolculuk başlıyor Ilsa için ve ben burada çok üzüldüm ona. Trajik bir final bence.
Çok yazdım Buster, umarım saçmalamadım🙃 yazdıklarıma senin yorumunu merak ediyorum😊
Hahahha ne demek Çeri, her zaman gel.
Şimdi ben dediğim gibi o şekilde okumuyorum filmi. Yani bir aşk gibi, âşık olmuşlar gibi, yarım kalan aşk hikâyesi gibi görmüyorum. O yüzden yazdım yazıyı da. Kocası öldüğü (sandığı) için bir çeşit oynaş gibi geliyor bana Rick’le olan münasebet. Ecnebilerin fling dediği, o bir çeşit heves, bir çeşit merak, bir çeşit pansuman gibi okuyorum. Yani en başta buradan ayrılıyoruz. (Sen neden bu şekilde gördüğünü ya da görmediğini anlatabilirsin elbette.)
Bana mesela eksik ya da bir yanı onunla gibi gelmiyor. Tam tersine, hiç önemli değil. Unutmuş gitmiş, neye sebep olduğunu bile bilmiyor gibi Ilsa. O günleri gülümseyerek hatırlıyor. (Yani Rick’in kendisine aşırı âşık olup unutamadığını vs. düşünmüyor.) Sam’i görüyor gülümsüyor. Müziği çal diyor hoşuna gidiyor. Rick’i o hâlde gördükten sonra da, “o an için”, söyleyemediklerinden pişmanlık duyuyor. Kendisinin buna sebep olduğu için vicdanen rahatsız hissediyor.
“Rick’i seçmeyip Victor’la gitmesini mutsuzluk olarak mı görüyorsun?” demişsin, elbette hayır. Ben tam tersini söylüyorum. Zaten hep Victor’u seçecekti, şaşırtıcı bir durum yok.
Mutsuzluğa da olmak meselesi şu. Dediğim gibi ben ikinci kez (belki de üç mü? neyse) izlediğim için detaylara daha çok dikkat ettiğimi düşünüyorum. Victor’u seviyor, mutlu. Ama onunla mutsuzluğa da var. Yukarıda yazdığım gibi. Tek başına, Victor olmadan, Casablanca’dan gitmek istemiyor fırsatı olmasına rağmen (hatta diyor, sen olsan gider miydin diye Victor’a; oysa tam tersi, Rick’i iki kez bırakıp gidiyor gayet), bunun için ödeyeceği bedellere razı. Bu zamana dek ödediği bedellere de. Bunun yalnızca “sorumluluk hissi”nden gelmediğini düşünüyorum.
Sonunun ise hiç mutsuz bitmediğini (Ilsa için) düşünüyorum.
Dediğin şeylere katılmıyor değilim, bakış açılarımız farklı doğal olarak. Bir de sen filmi biraz daha fazla izlediğin için detaylara biraz daha hakim olabilirsin bana göre😊
Ilsa’ya kızdım yazdım ya yorumda, tam da senin dediğin şeyden dolayı kızdım. Yani hayatında zaten biri varken Rick’le olması doğru değil, burada aynı şeyi düşünüyoruz. Ama kadınlar çok daha duygusal olduğu için unutmazlar kolay kolay. Sam’e şarkıyı çalmasını söylüyor o günleri unutamadığı için bence.
Victor’la gidecekti evet ama Victor’a bir şey olsaydı Rick’i seçeceği kesindi bence. Victor olmadan gitmek istmemesi çok doğal zaten, yani onunla evli ve adamın kendisi için yapacaklarının farkında, Ilsa da bu yüzden onu bırakmak istemiyor. Çünkü Victor fedakar, kendi gitme imkanı olmasaydı Ilsa’yı gönderecekti. Victor’u seviyor olabilir ama aşık değil, yani Rick’e hissettiği duyguları Victor’a hissetmiyor.
Aşk ve sevgi kavramı sanırım orada ayrılıyor Ilsa için doğal olarak diye düşünüyorum.
Sabah sabah ne yazdın Cherry demezsin umarım🙃 bulmuşum film konuşan birini (film sohbetini çok severim)içimden geldiği gibi yazıyorum. Sen de iyi bir sinema izleyicisisin belli oluyor😊
Bu arada Letterboxd hesabın var mıydı?
Ben kızmadım Ilsa’ya çünkü hayatında biri olmadığını sanıyor, Rick’e bu konuda soru sormamasını istiyor (Paris’teyken), sonra da öldü diyor. Gerçekten öldü sanıyor o sırada.
Ben şöyle bakmıyorum olaylara. İlla bir şeyleri unutmak ya da unutmamak değil mesele, tatlılıkla hatırlamak. Güzel hatırlamak. İlla her şeyi berbat ederek iki insan ayrılmamalı. Biliyorum zor ama öyle düşünüyorum.
Âşık meselesine de dediğim gibi katılmıyorum çok, bir merak olabilir. Buna varım. Ama biz hikâyeyi Rick’in gözünden, taraflı bir şekilde dinliyoruz. Ilsa ya da Victor’un gözünden anlatılsa ya da tarafsızlıkla anlatılsa (ben filmin orijinal anlatımı daha çok seviyorum bu arada, yalancı anlatıcı ya da hayali anlatıcıyı ayırabilmemiz açısından) belki bu şekilde düşünmezdik. Blue Valentine filmini izlemiş miydin, onun hakkında ne düşüneceksin merak ettim ben de.
Bu arada ne yazık ki hiçbir hesabım yok. Herkesi kıskandığım için o toplara girmiyorum hahahah
Bakış açın çok güzel aslında, ‘tatlılıkla hatırlamak’ demişsin ya😊çok sevdim bunu. Bu çok güzel bir şey kesinlikle ama her şey öyle hatırlanamıyor, keşke senin dediğin gibi olsa. Yaşanan anların güzelliği kalsın diyorsun zihnimde, olması gereken bu evet.
Rick’in gözünden taraflı dinliyoruz evet, diğer karakterler de kendi bakış açısıyla anlatacak doğru diyorsun. Yine de aşık konusunda fikirlerimiz ayrılıyor sanırım😊
Blue Valentine izledim evet bir Ryan Gosling hayranı olarak😊 Yazmış mıydın yazısını bakmadım hiç🙃
İlişkileri kötü giden bir çifti anlatıyordu film. İkisinin tanışması çok tatlıydı yani doğal ve olması gerektiği gibiydi. Evlendikleri zaman aradaki bağ kopmuştu. Aslında ikisi de birbirini çok seviyordu ama kadının tarafında bir şeyler bitmişti. Adam bir şeyleri düzeltmeye çalışıyordu. Adam daha azla yetinen, kadın biraz daha fazlasını isteyen karakterlerdi. Bunu her zaman söylerim, kadın her zaman çok fazla sever yani şu anlamda, sevdiği adam için fazla fazla her şeyi yapar. Zaman içinde oluşan kırgınlıklar kadının içinde büyür ve son noktaya gelir. Filmde adam kurtarmak için bir şeyler yapıyor, iki günlük bir tatil,otel odası. Aslında ilk tanıştıkları zaman ne kadar güzel eğleniyorlar.
Sen bu filme hangi açıdan bakıyorsun? Karakterlerin ismini hatırlayamadım o yüzden kadın-adam diye yazdım🙃
Yorumunu merak ediyorum😊
Herkesi kıskanacak en son kişi olabilirsin🙃😄
Filmleri listeleyip yorum yazılıyor sadece ondan sordum Letterboxd hesabın var mı diye? Ben seviyorum o uygulamayı😊
Akşam yazamadım, biraz rahatsızlandım, yine sabah sabah yazdım. Buster okusun güne güzel başlasın dedim(şüpheli)🙃😄
Güzel geçsin günün😊
Çok teşekkür ederim, güzel başladı ve geçti mi çok emin değilim ama çabuk geçtiği kesin. Çok geçmiş olsun çeri. Ben de gece yazıyorum artık sabaha okursun hahaha.
Ben herkesi kıskanabilirim ve her şey bana çok ağır geliyor. O listeler, okunmamış kitaplar, izlenmemiş filmler, unutulmuş olanlar, vay efendim benim sevmediğim ama bilgisine güvendiğim insanların sevdiği filmler, hepsi bana çok ağır geliyor, listeler yapmayı seviyorum ama onlara sonradan bakmak bana inanılmaz rahatsızlık veriyor, o yüzden izleme listemi bile temizledim imdbdeki. (bana hepsi sanki öleceksin bir gün diyor.) Aynısı öteki sosyal medyalar için de geçerli, goodreads için de. Böyle sanki nefes alamıyor gibi hissediyorum.
Erkek halimle ben bile Ryan Gosling hayranı sayılırım ya hahahah, normal o yüzden. Ben bütün o listelere dayanamadığım için izlediğim ve sevdiğimi düşündüğüm filmleri tekrar izliyorum bu aralar da ondan sordum. Orada da kızı (cindy) suçluyorlardı da, o yüzden sordum ne düşünüyordun diye. İnsan büyüdükçe sanırım kimseyi çok suçlayamıyor ya da bende böyle işledi bu süreç, bilemiyorum.
Ama söylediğin bir şeye katılıyorum, neden mesela adamın hiçbir şey istemiyor oluşu sorun oluyor ki, bunu anlayamıyorum. Sevgileri üzerinden kıyaslama yapamam. Bana mesela erkek (dean) daha çok seviyor gibi gelmişti o filmde. Anlam veremediğim de şu olmuştu: Yani bir şeylere yeteneğinin olması demek illa onun üzerine gidip o işten bir şeyler kazanmak için mi? Hayatın olduğu şekilde akmasını seviyor olamaz mı insan bu nasıl sevmek ya böyle hahhaah.
Yine ben, yine yeni bir sabahta yazıyorum🙃
Sen kıskanmazsın kimseyi, öyle yazıyorsun da, o cümle öylesine yazılmış bence diye düşünüyorum🙃
Tavsiye ya da teselli cümlesi yazmayacağım çünkü ben sevmiyorum o yüzden de kimseye yapma taraftarı değilim. Sadece yaşadığın şey kolay değil ve o da zamanla geçmeyecek, sadece biraz normale dönecek.
Ben liste yapmıyorum yani ne kitap ne film için. Liste yaptığım zaman hiçbir şey yapamıyorum, baskı gibi hissediyorum ve sevmiyorum.
Sevdiğim filmleri tekrar izlemeyi ben de seviyorum, izledikçe de Letterboxd’a ekliyorum.
Ben sanırım bazı kişileri suçluyorum hala ama herkes her şeyi yapabilir kafasındayım artık(ne kadar buna inanmak istemesem de üzülünce farkına varıyorum)
Orada kızı tamamen suçlayamam, çünkü dediğim gibi kadın çok biriktirir son ana gelene kadar, sonra bir şeyler kopar. Ben de filmi izlerken erkek daha çok seviyor gibi hissetmiştim.
Bence bunun yazısını yazmalısın, okumak isterim, ben de filmi tekrar izleyeyim😊
Hayatın olduğu şekilde akmasını seviyor olabilir tabii, illa bir şeyler yapmak gerekir mi? Bu kişiye göre değişir bence Buster 😊
Blue Valetine yazını bekliyor olacağım😊(okur isteği-ne zaman istersen😊)
Güzel bir gün dilerim😊