Bilgi sahibi olmakla bilge olmak arasındaki farkı düşünüyorum son zamanlarda, sıkça. Komiği, yapılan salaklıklarla hatırlanan 10’lu yaşların sonundan 20’li yaşların ortasına dek bilge biriymişim çıkarımında bulunmam oluyor. Her defasında. Bugün bunun farkına varmam bir profesörün attığı video sayesinde oldu, yarın belki o günlerde yazdığım bir e-postayı yeniden okuduğumda olur, bilemiyorum. (Ve bu şekilde başladığım denemelerde bahsi geçen videoyu yazının başına mı yoksa sonuna mı koymalıyım çok emin olamıyorum. -Sonuna koymak daha iyi sanırım.- Sabırsızlar, “sıkılmayı” göze alamayanlar hemen baksın. Ama göze alanlar için daha çok şey vadediyorum =P)
***
Şişhane’ye taşındığımda aklımda tek bir şey vardı: İnternetsiz, dolayısı ile bilgisayarsız yaşam. (Filmleri çok sevdiğim için, televizyonsuz yaşayamazdım.) Haftanın bazen beş, bazen on günü internetsiz yaşam sürdürüyordum. (Çok elzem bir durum olursa iki sokak ötedeki internet kafede işlerimi hallediyordum.) Bu demek değildi ki teknoloji hayatımda yoktu. Vardı. Ama biraz emek isteyen, kısmen analog hâlleriyle.
Sözgelimi, o hafta izleyeceğim, televizyonun -ya da hangi “player” kullanılacaksa onun- desteklediği formatta filmleri ana (baba?) ocağına gidince indiriyor, altyazılarını ayarlıyor ve o hafta boyunca onlar dışında bir film izlemiyordum. (Bir hafta için örneğin 10 film.)
*Yine aynı şekilde eski konsollarda oynamadığım, çevrimdışı oynanabilecek oyunları da hazır ediyordum. Bir senelik oyun arşivim mevcuttu nereden baksan.
*Okunacak kitap listesini kâğıt kalemle her hafta yeniden bir çeşit büyü yöntemiyle (o anda önüme düşen kitap da seçilebilirdi pekâlâ) revize ediyordum.
*Bir şeyler not alıyorsam, kâğıt kalemle yazıyor, şeridin mürekkebi varsa daktiloya geçiyor, ve belki en son Toshiba bilgisayarıma aktarıyordum. (Markayı bilerek verdim çünkü eminim çoğunuzun öyle ya da böyle hayatına/hayallerine dahil olmuştur bu güzeller güzeli, sağlamlar sağlamı rahmetli… Ayrıca, sadece teknolojik alette değil, yaşamım boyunca herhangi bir yerde gördüğüm en güzel siyah renk de kendisinde bulunuyordu. Şunun gibi bir şeydi. Sevgi ve özlemle anıyoruz…)
*Telefonumun “akılsız” olduğunu söylemeye gerek duymuyorum. (Çok sonraları, neredeyse ayfon 6’ların, +’ların çıkışına dek bu şekilde yaşadım.)
Sorguladığım, bunların çoğunun bilinçli bir tercih olup olmadığı bu aralar. Bazıları evden kaçmak ve bir daha arkama bakmamak için uydurulan şeylerdi, kabul ediyorum. (Gerçi bu nasıl arkaya bakmamak sevgili okur, 15 günde 1 gidiyormuşum eve. Belki de, en azından 15 günde 1 eve gitmek adına internetsiz bırakıyordum kendimi, yoksa bizimkilerle bağlarım tamamen kopabilirdi, kaldı ki bu da bir başka bilgelik emaresi kabul edilebilir.) Bazıları da sevilen yazarlara özentilikti (daktilo, türlü türlü mürekkepli kalemler, samanlı samanlı kâğıtlar) yine de o yaşlarda bir çocuğun bunca bilge olması beni bugün fazlasıyla şaşırtıyor.
Bu yaptıklarım sayesinde, sıkılmadan film izleyebildim, bir sürü film izledim, bugün hâlâ sıkılmadan film izleyebiliyor, birçoklarının şikâyetçi olduğu gibi yarısında uyuklamıyorum.
Bir sürü kitap okudum, bir sürü güzel oyun oynadım. Bu sayede artık bilge olamayacaksam da (çünkü bilince zannediyorum artık bilge olamıyor insan, saçma evet, ama öyle) bilgi sahibi birine dönüştüm. Özgürleştim.
***
Bu ara çok kullanıyorum bu alıntıyı, yine yeri geldi. Monte Cristo’dan. Ama 2002 yapımı film uyarlamasından (imiş, ben de araştırınca öğrendim, aklımda nedense kitaptan gibi kalmıştı):
Abbe Faria (Kont’un hapishanedeki hocası): Sana paha biçilmez bir teklifim var.
Kont (Dantes): Özgürlüğüm mü?
Abbe Faria: Hayır, özgürlüğün senin de çok iyi bildiğin gibi bir gün elinden alınabilir. Ben sana bilgi vadediyorum, bildiğim her şeyi sana öğretmeyi…
***
Kendi kendime, sıkılmadan vakit geçirebilmeyi öğrendim. Birine, o biri benim varlığımı daha da güzelleştirmeyecekse bağlı kalmamayı öğrendim. Gittiğinde çok aradım, ama acısını da çektim. Acısını çekmemek için muadil bir zevk peşinde koşmadım.
Okulda, iş yerlerinde gerçekten samimi arkadaşlarım oldu.
Okulda, iş yerlerinde katıksız mallara maruz da kaldım.
Laflarını, o düşük IQ’lu lakırdılarını, neden Instagram’da olmam gerektiğini dinledim. Onlara, kendilerinin de anlayacağı açıklamalar sundum (ben bağımlı oluyorum böyle şeylere, stalk manyağıyım ben kanka bana gelmiyor vb.), oysa sebebi hiç de bunlar değildi. İstemiyordum. Ama karşımda artık normal olmayan, “bağımlı” biri varken ona dümdüz istemediğimi nasıl söyleyebilirdim ki?
Ona nasıl bu yaptığının anormal olduğunu, herkesin yapıyor oluşunun bunu “normal” yapmayacağını anlatabilirdim? (Erich Fromm’a da selam çakmış olduk böylece, çok şükür.)
Hasta gibi insanların geçmişini karıştırmanın, dinledikleri zırıltıları öğrenmenin, içten içe nefret ettiği ilişkilerinin göstermelik romantik yemeklerini görmenin, hiç samimi olmadığı insanlar arasındaki yalancı kahkahalarını işitmenin bana iyi gelmediğini, dünyadan topyekün soğumamak adına bunu istemediğimi ona nasıl anlatabilirdim?
Yüksek ihtimalle onlardan gelen cevap şu olacaksa üstelik: Gündemi nasıl takip ediyorsun, X’te olmadan hayatı ıskalıyorsun…
Elbette şunları da duydum: Evli misin, sapık mısın, kimden ne saklıyorsun?
(Mesela bu insana bir şeyleri -bazı şeyleri- kendine saklamak, yeri gelince konuşmak hayli mantıksız geliyor. Başka türlüsünün olamayacağına da kani.)
Zannediyorum bana kalan son bilgeliğim, sosyal medya yerine hâlâ yazıp çizerek ya da yazıp çizmeye yarayacak şeyleri tüketerek vaktimi geçiriyor olmam diyebilirim. Tüm bu gelecekten habersizce beni bugünlere hazırlayan, sıkıntıları göğüsleyen, sıkılmanın, sıkıntının da yararlanılacak bir şey olduğunu bir biçimde bilen, küçük bilge buster’a ise teşekkürlerimi sunabilirim. Sayesinde akıl sağlığımı koruyabildim. Tüm yapabildiğim, bende işe yarayan şey bu.
Tüm bunları onyıllardır uygularken bugün Prof. Arthur C. Brooks abimizin bu videosu pek de şaşırtıcı olmayacak şekilde algoritmalardan süzülerek karşıma çıktı. Kendisini tanımıyorum (bu yazıyı yazmadan detaylı araştırma gereği de duymadım), ama bunca zamandır herhangi birine atıf yapmadan sözünü ettiğim çoğu şeye parmak basmasından ötürü kendisine müteşekkirim.
-Sıkılmak normaldir ve dahası gereklidir.

Okurken kendimi senin o “internetsiz dönem” deneyimlerinin içine düşmüş gibi hissettim. O günlerin biraz bilinçli, biraz da mecburi tercihlerle nasıl bir bilgelik pratiğine dönüştüğünü çok iyi anlatmışsın. Özellikle “sıkılmanın da yararlı bir şey olduğunu bilmek” kısmı çok önemli. Çoğumuz sıkıntıyı hemen bastırmaya çalışıyoruz; telefonla, sosyal medyayla, bir şeyler tüketerek… Ama senin de değindiğin gibi sıkıntı, aslında bir üretim alanına dönüştürülebilir. Günümüz insanının unuttuğu şeylerden daktilo, eski konsollar, siyah Toshiba… Hepsi nostaljiden öte, bugünün hızına karşı küçük bir direnç gibi duruyor. Bu yazında kendi yolculuğunu anlatırken bana da çok şey düşündürdün. Kalemine sağlık.
Ya bu nasıl bir iş, gerçekten siyah Toshiba’yı kutusundan yeni çıkarmış buster gibi oldum yorumu görünce. Evren ve günlüğü, çok sevindim ben de yoruma, selamlar, sevgiler ve de teşekkürler
Siyah toshibam kutusundan 16 yıl önce çıkmıştı, maşallah diyelim 🙂
Oooooaaaaaaaa, neee, hâlâ çalışıyor mu yoksa ya? Benimki en son mavi ekran verdi hahah. Ama eğer öyleyse:
Maşallah, maşallah tutututu, elemterefişkemgözlereşiş
Kesinlikle sıkılmak normal ve sıkılmalıyız. Benim nesil “Sıkı can iyidir, kolay çıkmaz” sözüyle büyüdü ve sonuç bence başarılı. Hepimiz iş güç sahibi kendi ayakları üzerinde durabilen ve yüzyüze iletişim kurup işini gücünü halledebilen insanlarız. Demek ki sıkılmak öldürmeyi güçlendiren şeylerdir biriymiş.
Hahhahaha, gerçekten de bu söyleniyordu ya… Bundan sonraki amaçlara yenisi eklendi, bu tür lafları içten edecek kadar yaşamak haha
Benim hiç siyah Toshiba’m olmadı. Aslına bakarsan benim hiç Toshiba’m olmadı. Bu nostalji ben de yok maalesef 🙂 Ama olmasını isterdim.
Olsun, biz de öteki nostaljilerden devam ederiz heheh, vardır illa bize uyan biri ya da öteki. Bu arada bugün Toshiba’dan önerebileceğim tek ürün hafıza kartı ya da harici disk, dizüstünün yerini tutmaz ama en azından yad edilebilir ve kesin taş gibidir =PP