Aslında fevkalade şeyler kaleme alan ancak o artık yazamadığı, hiçbir şekilde üretemediği kıt döneme girmiş, bunun üzerine de hayatındaki bazı sorunları çözmek, ama daha çok da yazabilmek adına bir psikiyatrı ziyarete gitmiş bizim yazar.
Temel sorunu narsistik kişilik bozukluğu olan bu adamı tedavi etmek adına kolları sıvamış doktor, ancak bu gibi sorunları olan kişilerin tedavisi çok zormuş, uzun sürermiş. Üstüne üstlük, birtakım yalanlar uydurup, seansları sekteye uğratırmış bu tipler. Çünkü gerçek çok sıkıcıymış. Tabii ki harika bi’ psikiyatr olmasının yanısıra, sanatla da hayli ilgili olduğundan kendisini hemen hemen her hafta kabul etmeye başlayıvermiş doktor. Sonunda “rahatsız olma halinin” aslında sanatı için önemli olduğunun farkına varabilmiş kişi. Psikiyatr ise asıl sorununun bu olmadığını, bu hali bir şekilde “var” ederek aşabildiğini tembihlemiş. Köklerini oluşturan, asıl bırakması gerekenin, bu kokuşmuş kendini beğenmişliği ile çevresine ördüğü duvarlar olduğunu söylemiş. Bu sayede rahatsız kalarak üretebilir, artık bu şekilde var olamazsa da başka şekillerde yine -dilim varmıyor ama- huzurlu hissedebilir, yazamamasının da bir süreç olduğunu, bunu da er ya da geç aşacağını kavrayabilirmiş.
*
Terapi sırasında verilen bilgileri okurken dikkatimi daha çok şu çekti: Yazarlar, en çok anlamadığı yazarların etkisinde kalır. Çünkü yazar kişisi anlamadığının kelimelerini otobüste, öteberi alırken, balık yerken yahut tuvalette çişini izlerken bile sürekli düşünür, bilincinde olmasa bile bilinçdışında, onları anlayamamasından ötürü kendinin muhakemesini çeker, bu mutlaka bilinmesi ve anlanması lazım gelen kadir-i mutlak yazarları özümseyemediği için zatını sorgular, eksik hissedermiş.
*
Bu tanıma göre yan tarafa koyduğum bütün bu illüstrasyonlar bir çeşit zırvadan ibaret demektir. Şaka şaka.
Yazar demesek de, yazma içgüdüleri olan ben… Cânân’ı mesela Bilge Karasu konusunda çokça sıkıştırdığımı, kendisine koca koca e-postalar attığımı hemencecik anımsayabiliyorum.
O ise her zamanki sakin tavrıyla beni yatıştırır (bu yatıştırma hali sesine de bulaşmıştır, şırıl şırıldır), bunların hepsinin bi’ çeşit süreç olduğunu bildirir, sadece kestirip atmamam ve en önemlisi yaftalamamam gerektiğini tembih eder, benim için benim yerime bile beklerdi. Son zamanlarda (bu, son zamanlar yahut “geçen”ler çok uzun bir dönemi kapsar sevgili okur, 2016 bile geçen olabilir süresince, ve dahi öyledir de!) Karasu’dan yaptığım alıntılar, bu konuda ilerleme kaydettiğimi gösteriyor. Hâlâ, en sevdiğim yazarlardan biri değil ama, nihayetinde onu anlamaya başlamış olmam bile benim için çok mühim. Neden mühim olduğunu bilmiyorum. Kendimi senelerdir bu adamı niye anlamıyorum ya diye diye zorladığım, zorla sevmeye çalıştığımdan belki. Bilge Karasu sadece bir örnek elbette, gel gör bak, bu adam kimleri kimleri anlamamış.
*
Boris Vian. Sanırım kendisi ilk anlamadığım yazar. Yani bu anlam verememe işinin başlangıcı diyebiliriz Boris’e. Yazarla tanışmam da ilginç, bilahare konuşuruz. İçimde bir yerde, yakınlarda bir yerlerde, tekrardan okuyacağım günü bekliyorum. Sadece öykü, roman, makale, şiir yazmamış aynı zamanda dört yüz küsür şarkı sözü ve dahi operalar bile kaleme almıştır. Beni nerelerden nerelere sürüklediğine şahit olması bile zevkli. İdi. Minik minik. Zevkli. Cazın edebiyatı ya da edebiyatın “caz”ı kendisidir yine de. Bir kara kedi içindir.
*
Dante. İlahi Komedya’yı ise geçen ya da evvelsi sene. okudum. Okumadan önce kitap bana bakıyordu, ayıp sana, ayıp ayıp puh diyordu. Okudum altında ezildim, ezim ezim ezildim hem de. Aslında anlamadığım için değil de, etkisi için yazıyorum Dante’yi buraya. Sayesinde iki senedir mitoloji okuyorum. (Yahut bir senedir.) Ve bunların tabii ki rüya ve psikoloji üzerine etkilerini de. Dante, bu dünyada 700 yıl sonra bile, yine bambaşka bir geçmişten birini kendini geliştirmeye teşvik etmiştir sevgili okur. Bu adamın öldüğünü bana söyleyebilir misin şimdi? Bir yahut iki sene sonra okumalarım bittiğinde satırlarına tekrardan göz atmak üzere, öpüp başıma koyup, öpüp başıma koyup rafa kaldırdım kitabını.
Tabii ki burada şunu da bilmek lazım, bunu okudukça bilebiliyor insan, bazı kitapların zamanı vardır. O gelişmişliğe, o entellektüel (evet iki l) bilgiye ulaşınca okumamız daha yararlıdır. Dante’nin İlahi Komedya’sının bunca sene beklemesi de bundan. Belki daha da beklemesi gerekmesi de. Ama beklememesi de benim kendimi bulmamdan.
*
-Hemen hız kesmiyor ve listenin… Yahu bu ne biçim laflar ya. Her neyse, listenin bir diğer konuğu ise Joyce Carol Oates. Kitabın ilk sayfasına şunları karalamışım, daha hiç okumadan:
“Oates,
Sana inanıyor,
güveniyor -um,
seni hep sevece-
ğim.”
Hiç okumadan dikkatinizi çekerim. Bu bana şey gibi geliyor, hani birini seversiniz de, daha görmemişsinizdir, tanımamışsınızdır bile doğru dürüst. İçinden doğru seversiniz hani, ıslaklıktan ağzının kenarındaki, buğular filan. İşte öyle seversiniz. Joyce Carol benim için tam da budur. Bir şekilde kapılmışımdır kendisine. Çünkü “Lanetliler”deki öyküsü Hafifletici Nedenler‘i okumuşumdur. Çünkü dünya başıma yıkılmıştır. Çünkü her şey, bir anda, tam da o anda değişivermiştir. Çünkü sonra kendisini anlamamaya başlamışımdır. Pekiyi, anlamama gerek var mıdır? Sevdaya bunlar da dahil değil midir? En sevdiğim kadın öykücülerden biri olmasına ben mi çalışmışımdır, yoksa kendisi zaten öyle midir?
“Çünkü belli yönlerden babasıydı, gözlerdeki beni delip geçen, beni alaya alan o bilge bakış. … Hepiniz öyle. …. Çünkü sana bunları anlatmak istedim. İşte hepsi bu.”
*
Samuel Beckett da buranın olmazsa olmazlarından kesinlikle. Beckett’i anlamak için bir şekilde Beckett olmak gerekiyor. Öykülerini anlamak için belki İngilizcesinden okumak gerekiyor. Ve ben, Godot’yu bile anlayamamıştım. Haşa. Bu disiplinlerarası çalışmalar yaparken çokça karşılaştığım oyunu, beklemeyi, gelmeyecek bir şeyi beklemeyi, bunu kavramak için çok genç olan beynimi ve o yerinde duramayan sıkılgan hallerimi, nihayetinde o sıkılgan hallerin beklenmesini, gelmeyecek bir şey için her gün beklemeyi, günlerin kimilerinde iltifatlar almayı, günlerinden birinde kimilerinden iltifatlar alırken kızarmayı, günlerinden birinde gelmeyecek olan birini beklerken kimilerinden iltifat aldığım için kızardığım günleri beklemeyi, neticesinde gelmeyecek günlerden birinde kızarmış yanaklı günlerin iltifatlarını anlamaya başladım. Godot için beklerken, daha çok kitap okudum.
*
Ancak ve ancak bağışlayarak o cehennemin dibi labirentinden çıkabileceğimi tembihleyen Gabriel Garcia Marquez‘i de anmadan olmaz. Milyonlarca isimli kahramanlarını, kimin erkek kimin kadın anlayamadığım kimseleri, o Güney Amerika’ya özgün gariplikleri, o hüzünlüleri, aşkın kalın kitaplarını, ve bitmeyen sekansları, değişik seslerde patlayan silahları anmadan da geçmeyelim. Marquez sayesinde en az 7 farklı yazar okumuşumdur. Bunu onu anlamak için yapmışımdır. Ve bu, paha biçilemez sevgili okur.
*
Üzerine gerçekten emek harcadığım isimlerden biri de William Faulkner. Amerikalı hemen hemen bütün öykücüleri sevdiğim için kendisinin de bütün kitaplarını bir heves almış, anlayamamıştım. Önce çevirmeni Murat Belge’ye salladım. Sonra İngilizcesinden okuyup gene bir şey anlamadım ve kutsalım diyeceğim kadar çok sevdiğim Hemingway’i atışmalarında haklı buldum. Zaten üstat sevmiyorsa bir bildiği vardır dedim. Bir kenara attım. Senelerce. Sonra ne oldu bilmem, romanlarından biri düştü önüme. Musa filanlı bir şey. Dedim ki at bir kenara bunu attığın gibi senelerini… Yapamadım. İyi ki de yapamadım. Meğer Faulkner, yalnızca ve yalnızca, okuyucusunun kendisi ile meşgul olmasını, ilgilenmesini istiyormuş. Hepsi bu. Meğer, kafanda başka düşüncelere yer olmaması lazımmış. Faulkner da en az Beckett kadar, en az onun kadar çalışılması lazım gelen bir yazarmış. Kimilerine, tarzına alışılması zor oluyormuş ama bir kez alışıldı mı da, bırakılmıyormuş sevgili okurcum.
*
Geçenlerde (bak yine) kitaplığımı yeniden düzenlemek zorunda kalınca ne kadar çok şiir okuduğumu gördüm. Bunun bir dönem beraber büyüdüğümüz Meri ile kesinlikle ilintisi yadsınamaz. Meri koca koca şiirler okur, bana da okutur, onları ciltlemem adına elime tutuştururdu. Ben ciltçi abinin kapağı kırdığını ona nasıl açıklayacağımı düşünür, bu düşünmelerim sırasında da çokça okurdum. Bütün bunlara rağmen şiirden hiç anlamadığımı birçoklarına çok kez itiraf etmişimdir. Okurdum ama anladığımı anlamaz, sanmazdım. İlhan Berk bu ekibin başını çekerdi. Sonra Ece Ayhan da. Meri elime tutuştururdu Bir Yeryüzü Tanığı’nı. Oku, derdi. Ben okurdum. İçli içli, anlar anlar okurdum hem de. Bir şey anlamazdım.
*
Georges Bataille ile bitirmek istiyorum, böyle giderse foyamız daha çok ortaya çıkacak kıh kıh. Georges’u kurmaca ve kurmaca olmayan yazdıkları diye ikiye ayırmam lazım zira kurmaca olmayanları ile düpedüz aşk yaşar halde iken, kurmacaların kelimelerinde boğuluyorum. Bazı bazı boğulmasam da boğulur, nefes alamaz hâlde buluyorum kendimi. Sürekli aralar, çok büyük aralar veriyorum.
Kurmaca olmayan demişken… Bu liste hem daha da uzayabilir, hem de kurmaca olmayanları ekleyebilirim. Ama eklemeyeceğim. Bu yazı çoktan bitti. Bir dahaki sefere görüşünceye… Her neyse, selamlar.
Bütün anlaşılamayanlara.

ben "yazmacı" diyorum! vur beline 🙂 çok ciddiye almamak lazım! bu arada iyi metin !
Hahaha, yazmacı da harika.
Ve teşekkürler.
Oo çok tanıdık. Bilge Karasu için hislerimiz birebir aynı fakat diğerleri için biraz gevşek davranabilirim. Ders çalışır gibi yaklaşmak gerekiyor bazen ama güzelliği de orada değil mi?
Bu arada narsistik kişilik bozukluğuyla çalışmak zordur (koltuğun karşı tarafından merhaba!) ama işte bazı yazarları okumak gibi, ders çalışmak gerekiyor bazı insanlar için ve çabaya değiyor 🙂 Devam..
Ooo harika, karşı taraftan birilerinin olması ve bu yazıya denk gelmesi yani. Yoksa Karasu konusunda yalnız olmadığımı biliyordum =)