Size (belki de en çok kendime) bu yazıda öykü yazarken geçtiğim evrelerden bahsedeceğim.
Uyuz bir tınısı var, biliyorum, ama başka türlü söylemesi de zor, başlıyorum:
Mükemmeliyetçi bir yapım var. Bir işi ya (kendi potansiyelim dahilinde) kusursuz yapmalıyım ya da yapmamalıyım. Bunu övünmek için filan söylemiyorum, inanın. Gerçekten hayatımı her anlamda zorlaştıran bir durum. Ama sadece yazarken oluyor -ve yine- ama yazıdaki mutsuzluğumun gerçek hayatımı da bir şekilde etkiliyor. Bununla yaşamayı kısmen öğrendim diyebilirim. Ama yazarken hâlâ çıldırıyorum.
Bu olay ilk olarak ne zaman başladı hatırlamıyorum, yazı yazmak önceleri bir rahatlama biçimi iken, sonradan var olma şekline evrildi. Bu yüzden birçok kişiyi çok özlüyorum. Bana yol gösterenleri… Ne ara onlarla konuşmamaya başladım bilemiyorum. Öykülerimi paylaşabileceğim, bir yerlere göndermeden önce fikrini alabileceğim kimse kalmadı. Bu bilhassa benim için neden çok gerekli, anlatmaya çalışayım.
Öncelikle bir şeyi yazmaya başlarken sizle alakalı bir parça olarak ortaya çıkıyor. Karakterin verdiği bir tepki, bir mimik, bir gülüş… Ne ise. İşte tam burada yazar olmanın verdiği yetki devreye giriyor. Ve onu şekillendirmeye başlıyoruz. Zamanla. Ve öykünün yarısı sizinle hiç alakası olmayan ama bir yandan içten içe tanıdığınızı sandığınız kişilerle evriliyor. Onlara inanılmaz biçimde bir yakınlık besliyor, onlarla birlikte yiyip içiyor, onlar gibi düşünüyorsunuz. Ve belli bir süre için güzel bir şey ortaya çıkardığınızı sanarak onları yazmayı bırakıyorsunuz. Böylece birinci taslak tamamlanmış oluyor.
İkinci kısım biraz daha sancılı ama benim en zevk aldığım yer diyebilirim. Yazdıklarınızı bir süre sonra tekrar, tekrar ve tekrar okumaca. Yazarken güldüğünüz yerlere gene gülecek misiniz, etkilendiğiniz, hatta “vay be, ulan ne güzel yazmışım, başka biri şunları yazsa aşık olurdum” dediğiniz yerler size yeniden çekici gelecek mi safhası. Sonunu, başını ve belki de başlığını oluşturma zamanı. Başka acayip güzel yerler ekleme ve bazı acayip güzel ama öyküye hizmet etmeyen kısımları (burası önemli) acımadan çıkarma zamanı.
Üçüncü kısımda işler artık acayipleşmeye başlıyor, çünkü aylar geçmiş ve kısa öyküyü bile bitirememişsinizdir. Tamamlanırsa boşluğa düşüleceğinden mi, en iyi öykü bitmemiş öykü düsturundan mı nedir o hissi bir türlü duyamıyorsunuz. Duyamıyorsunuz çünkü, ufak tefek kelime değiştirme, aşırılıkları fark etme zamanıdır bu biraz da. “Çok kendini kaptırmışım yazarken,” yahut “Bu karakter bunu demez,” veyahut “Nokta olmamış virgül olsun, sonu olmamış, ne biçim yazarsın ulan sen” falan zamanıdır. Bir şekilde kendini bitirme evresidir.
Dördüncü kısım çetrefilli işlerin bittiği ama yine de tam olarak bir şeylerden emin olunamayan ve öyküden soğuduğunuz zamandır. Artık öyküyü tamamen ezbere bilirsiniz ve sonu sizi şaşırtmıyordur. Yaptığınız tanım veya tamlamalar artık büyüleyici etkisini yitirmiştir, karakterleri artık sevmiyor aksine onlardan tiksiniyorsunuzdur. Aylar geçmiş ve yayıncılar tarafından reddedilme korkusu da başlamıştır. Aslında onlar için yazmasanız da bu korku bir şekilde hep mevcuttur. Hem önceki tecrübelerinizden hem de ancak bu şekilde edebiyatı anladığını sanan insanlar tarafından da kabul görmüş olacağınız için… Güven verir, ve bir sonraki yazıda daha iyi yazmak istemenizi sağlar en kötü. “Hmmm, demek yayımlanabilecek kadar nitelikli bir şey yazdım” dedirtir. Ki basılı dergicilik sektörünün bitmeye yüz tuttuğu ve edebiyatın hakkının pek de verilmediği zamanlarda bu mühimdir, gelişmedir. Kim ne derse desin önemlidir.
İşte ben tam da bu evrede en çok birine ihtiyaç duyuyorum. Artık iyice öyküye yabancılaştığım, iyice her şeyi ezberlediğim, ve artık onların dertlerinden usandığım, neyin doğru neyin yanlış olduğunu göremediğim, bilemediğim bu evrede bana nerelerin güzel, nerelerin abartı olduğunu söyleyecek, gözden kaçanları görebilecek farklı bir göz illa arıyorum. Kendimden belki de yazma yüzünden soğuttuğum insanları çok arıyorum.
Bu zamana kadar bitmemiş öykülerimin sebebi de budur, sevgili okur. Onlar değil elbette sorun, ben. Eğer bir öyküyü bitiremiyorsam, tastamam hâle getiremiyorsam, bu hastalıktan, bu kimseye güvenmeme, bu dikkatli okuyacak ve fikirlerini de beğeneceğim ve bana fikirlerini söylediğinde sinirlenmeyeceğim birini bulamamaktandır. Yani doğmuş olmamdan, bu kendini bir şey sanmaktan, mükemmeliyetçilik kisvesindendir.
Not: Oysa kimsenin fikirlerini pek de beğenmem, daha doğrusu fikirlerinin özgün olduğuna kani olmam lazım bir şeyleri, bilhassa yazdığım şeyleri paylaşabilmem için.

Hani demişsin ya birine bir şey anlatmak sıkıcı, zaman kaybı, hiçbir şey değişmeyecek diye, belki burada yanılıyor ve bu noktada kaybetmeye başlıyor olabilirsin. Bir ihtimaldir, düşünmeli. =)
Doğru ama ben anlattığım halde anlamak istemiyorlar onu diyorum esasında hahaha
''Oysa ben kimsenin fikirlerini pek de beğenmem'' söyleminiz eğer sizin gibi düşünmeyen fikirlere karşı ise yada size farklı bir perspektif açısı sunan fikirlere karşı ise bu üzücü bir durumdur eğer ''benim gibi mükemmelliyetçi bir yazarın fikirlerinin üstüne söylenecek fikirleri beğenmem''söylemi ise bu çok daha vahim durumdur; zira fikirler elektrik akımları gibidirler ;her bir kıvılcımı yaratıcılığı ortaya çıkarır ki bu bir yazar için bulunmaz nimettir ;ünlü ingiliz bir yazar'a çokça eleştiri aldığı sorulduğunda ''Hepimizin aynı fikirde olması iyi bir şey değildir, çalışmayı yaratan fikir ayrılıklarıdır.''cevabı bence yabana atılmaması gereken bir cevaptır; ki ''bence'' bir yazar fikir ayrılıklarından beslenmelidir ;o fikrin çıkışı ile o fikre varışı arasındaki bir yaşamdan bir çok makale;hikaye ;roman çıkaran yazarlar okudum,okuyorum ben; mesela bir Aziz Nesin'in hapishane yıllarında kaleme aldığı kitaplarında mesela adananın bir köyünde doğup ;dünyada ilk edebiyatçı nişanı ödülüne layık görülen yaşar kemalin kitaplarında ;muzaffer izgünün komik ama bir o kadar düşündüren hikayelerinde ve daha sayamayacağım bir çok yazarın kaleminde görülmüştür o fikirler.. demem o ki siz o fikirleri pek yabana atmayın
ha bir de şu mükemmelliyetçi kısmınız var ki beni benden aldı :))hani şu kısımlara ayırıp bir türlü oluşturamadığınız öyküleriniz ;size kendi fikrimi söylemekten daha çok ;bu konuda kendini ''mükemmel yazar ''sınıfına ayırmamış insanlardan bahsedeceğim ;mesela Jose Mauro de Vasconcelos'i tanır mısınız? kendisi Şeker portakalı'nı 12 günde yazmıştır;mesela Rusyada hayatı sefalet,açlık ve hapislerde geçmiş bir adam vardır Dostoyevski ..hayatında mükemmeli yakalamayamamış biri olarak 25 günde Kumarbaz kitabını yazmıştır ;intihar ederek yaşamına son veren bir Ernest hemingway vardır ki amerikan edebiyatının nobel ve pulitzer ödüllü yazarıdır; hayatı boyunca yazılarında kullandığı dil kısa ve anlaşılır olmuştur; bu anlattığım yazarların hiçbiri sırf etkili yada mükemmel olsun diye yazılarına sıkıcı metaforlar yada imgesel,şiirsel,deneysel,sembolik kurallar koymamıştır. Bir Asimov vardır ki sizin gibi'' mükemmeliyetçi ''bir ''yazarın ''bilmemesi imkansızdır tabiki de ama ben yine de hatırlatmak isterim İsaac Asimov gereksiz sıfatlar koymadan ;etkili mecazlar kullanmadan hatta ve hatta durmaksızın aklından ne geçiyorsa yazan ve yazdıklarını yayımlayan beşyüzden fazla kitabı olan bir yazardır ve bir söyleminde şöyle konuşur .'' Eğer anlatacaklarımı entel modlarla yazsaydım pulitzer ödülü kazanabilirdim ama yazdıklarım anlaşılır ve okurla aramda köprü kuracak şekilde olursa istedikleri yorumu yapabilirlerdi''
oya siz kimsenin yorumlarını da pek beğenmezdiniz değil mi?…
yazarım demek le yazar olmak arasında ince bir çizgi vardır ;Yorumlar ve fikirlerden korkmadan yazabileceğiniz hikayeleriniz olur umarım sevgili mükemmeliyetçi beyefendi ;
Yorumunuz için teşekkürler, içi dolu ve gayet hoş.
Neye bu kadar takıldınız anlamadım, ben zaten bu özelliklerimi sevmediğimi söylemiş idim. Ve yazarın yanında her defasında neredeyse 'yazan' ifadesini kullanmam da bunun içindi. Ki bunun için ayrı yazı dahi yazmıştım bir zamanlar. Kendime yazar dediğim yok yani.
Ama illa da cevap vermek gerekirse Vasconcelos'a sorsanız yazdığı yaş + 12 günde yazdım der eminim. Hatta biri o şekilde cevap vermişti kim hatırlamıyorum, bakmayacağım da =) (Marquez olabilir.)
Hemingway de süslü dil kullanmaz ama Pultizer aldı demek onunla pek alakası yok bu durumun, Asimov bu işleri geçmeli yani. Ki ödül almamış çok çok iyi yazarlar var, bu bir kıstas değil.
Dostoyevski benim bitirme tezimdi ve parasızlıktan belki de yazdığı en belirsiz ve -dilim varmıyor ama- en kötü roman olan Kumarbaz'ı örnek göstermek ne derece doğru bilemem. Ki yazdığı tüm romanlar paraya ihtiyacı olduğundan hızlıca yazılmıştır.
Ve yine dediğim gibi bu benim yazı hakkında düşüncelerim. Ve tüm dünya bunlar iyi yazar dese ve onlar böyle yapmış sen kimsin ki dese de söylediklerimi savunurum. Yine burda bi yerde Tolstoy'un Savaş ve Barış'ı bilmem kaç defa tekrar yazdığından bahsetmiştim. Ki örnekler çoğaltılabilir. Bu iş biraz da mizaç işi esasında. Belki aksini yapanlar fazla egoludur, ve zaten tek seferde yarattıkları şeyin mükemmel olduğuna inanıyorlardır, bilemiyorum.
Bazı şeyleri bırakmamalı insan.onun ne olduğundan da ziyade o süreçte bazı bazı anlamak noktasına yakinlasiyoruz sanki.50 yaşında sen aynı şekilde devam edersen öykülerine olacak bu.devam etmeye etmeye bazen zorlayarak cizecegim ben de bişeyler ve sanki minik bir şey kapıp gideceğiz birakmayalim bazı şeyleri 50 yaşımda da bişeyler cizerken 20 yasimdaki ben de bana eşlik edecek.bi de bırakmayacağım bir şey daha var hissettiğim yerden ayrilmam yazın yazın
Francis Bacon demiş ki;
Bir insan bir konuda bir fikre kapıldıysa diğer her şeyi
bu fikre uyacak ve bu fikri destekleyecek yöne çeker.
Aksi yönde çok sayıda ve oldukça sağlam örnekler olsa
dahi bunları görmezden gelir, küçümser, bunları
görmekten kaçınır veya külliyen reddeder. Bu büyük ve
ölümcül önyargı nedeniyle bilgili olduğuna dair
inancına halel gelmemiş, otoritesi çiğnenmemiş olur.
Nedense bu sözler aklıma birden mükemmelliyetçi beyefendiyi düşündürdü :))
AAAA ama olur mu?tüm dünya size sen kimsin ki dese de siz bildiğinizden vazgeçmezsiniz değil mi 🙂
Hahahahahahaha, ne diyeceğimi bilemiyorum, siz delisiniz ve bu gayet hoş.