Ailemizin emlakçısı Burak’tan, Abbasağa’da satılık daire ilanı gelince hüzünlendim. Beşiktaş’ta geçirdiğim beş sene için hayatımın en güzel yılları diyebilir miyim aslında emin değilim. Ancak değilse bile en sorunsuz, en kaliteli zamanlarmış. Şimdi şimdi anlıyorum. Ev eski olmasına rağmen kombi dışında sorun çıkarmazdı. Mahalle, Levent’te, villaların bulunduğu taraftan sonra bir şekilde yaşadığım/çalıştığım yerlerin en sessiziydi. Bitişiğimdeki apartmanda bir köpeğin yaşadığını anca pandemi zamanı balkonda karşılaşınca fark edebilmiştim mesela. Tabii ki bir golden olmasının etkisi de bunda az değildir. Ah, canım Dobi, seni bile özledim. Ve sahibinin Barış adındaki sevgilisine, o ciyak ciyak sesiyle, şu şarkıyı bağırarak söyleyişini de. Hâlâ merak ederim nedeni, belki ilk adı mıydı, neydi? Neyse.
Aslında tam yazma havalarım bunlar. Ama balkondan, bu defa sanırım duvarından, sular giriyor evin içine. Parkeleri kaldırıyor, tavanları akıtıyor. Sonra hiç girmese, dursa, ve bir daha asla girmeyecek olsa, ve bu konuda sözler verilse, yeminler edilse dahi verdiği o huzursuzluk hissi bana yetiyor. Anlatamıyorum. (Yan taraftaki inanılmaz anlayışlı insanlarla konuşmak da buna dahil.) Ancak tecrübe bu ya, artık biliyorum. Burayı da arayacağım ileride. Kendimce şükürler ediyorum. Yine de herkesin -en suskun yerde bile iyice- sustuğu, gecelerin bir başka uzadığı bu zamanları sevmemeye yol açmasına -inanır mısınız bilmem ama- darılıyorum. İnsan havaya darılır mı? Darılıyor bazen. Eşe dosta, kapalı ve yağmurlu havaları artık o kadar da sevmediğimi söylerken düşünüyorum kendimi. Kalbim ne kadar, ne kadar buruklaşıyor. Avcılar’daki panjurlu evimizi özlüyorum. Buraya panjur olur mu, diye düşünüyorum. Bir şarkı açıyorum Avcılar’ı hatırlatan. Elbette anıların yoğunluğu üzerime üzerime çöküyor. Çay koyuyorum. İçki yarın içeceğim.
Neden hiç kitaplardan bahsetmiyorum acaba bu seride, eskisi kadar okumuyor muyum artık, yoksa onları kıskançlığım başka mı? Biraz bakış açısı mı yoksa, ne bileyim, bu kesin kitaptır abi dediğim filmlerin orijinal senaryo çıkması hususu mu? Belki yönetmen arkadaşım Selin’in şu aralar yeni bi’ senaryo üzerine çalışmasını kıskandığımdan ötürü. Benim yapamadığım, göze alamadığım, sadece yazdığım ve üzerine düşündüğüm şeyleri bir başkası harekete geçip yapabiliyor, hiç kalbi kırılmıyormuşçasına tekrar tekrar yılmadan deniyor diye. İlk ne zaman kani olmuştum acaba yönetmen olamayacağıma, birinci sınıfın başında mı? Belki elim kendimce kalem tutmaya başladığında, harflerin görüntülerden daha güzel geldiğini duyumsadığımda. (Bilmem siz ne görüyorsunuz canım okur ama ben şu g’lere, d’lere, ne bileyim bazı bazı f’lere bitiyorum.)
Sonra sonra başka üzünçler de peyda olmuyor değil hani. Hadi buna başladın, neden bunca düzensiz yazıyor, neden yaşayan bunca insanın artık pek de ilgi duymadığı bir alanda var oluyor, tutunmaya çalışıyorsun diye. Düzgün de bir tipin var aslında, çeksene bir TikTok. Anlat bu dediklerini. Konuşan bir kafa da sen ol… İçim elvermiyor. Ben yedek parçasını bulup V3‘ünü tamir eden bir insanım çünkü. Böyle yaratılmadıysam da böyle yoğrulmuşum zaman içinde. Sonra düşünüyorum, bütün bunları yeniden yaşama fırsatı geçse elime ne yapardım diye. Şimdiki aklımla ama. Sanıyorum yine aynılarını.
***
A Big Bold Beautiful Journey’yi, Seth Reiss sayesinde indirmişimdir diye düşünüyorum. The Menu benim tahmin ettiğimden çok daha başka bir şey anlatmıştı çünkü. Kendi içinde türlü manyaklıkları barındırmıyor muydu? Elbette. Ama tam da bunlar filmi sinema ya da senaryoyu edebiyat yapan şeyler gibi geliyor bana.
Konuşacağım elbette filmin kendisi, oyuncuları, yönetmeni değil. Yoksa türlü türlü şeyler söyleyebilirim. Hatta şöyle bir işaret* koyayım ve en alta bazı maddelerini sıralayayım.
Filmi izlerken tam da bir önceki kısa’da hatta bazı bazı yas günlüklerinde bahsettiklerimi görünce afalladım. Dedim oğlum buster, sen de mi yolculuğa çıktın? Ayıldım. A Big Bold Beautiful Journey roman değilse bile bir öyküden uyarlamadır dedim. Belli bir noktaya dek de bu kanımı hiç mi hiç sorgulamadım. Ancak, indirdiğim zamanla izlediğim zaman arasında uçurum olunca, ve izlemeden önce kim yazmış, ne yapmış, hangi motivasyonlarla listeme eklemişim gibi meraklara göz ucuyla bakmak şöyle dursun, hiçbir şekilde filmlerin konusunu dahi okumadığımdan (kendime şaşırma imkanı tanımak en sevdiğim şeydir canım okur) Seth Reiss ve kalemi beni yine, yeniden yerlere çaldı. Kıskandırdı.
-bundansonrasıfilmedairdirvesürprizbozabilir-
Bu zamana dek zaman yolculuklu birçok kitap okuduk, yine bi’ o kadar film izledik. Ancak, senaryo eşittir eğlence gibi düşünüldüğünden, o salt acı gerçeğe pek de dokunmadan, etrafında dolanarak mutlu sonlara ulaştık. A Big Bold Beautiful Journey ve Seth Reiss ise bunun çoğu zaman tam tersini yapıyor filmde.
Sözgelimi, karakterlerden biri yolculuğa çıkmıyor. İkisi birden geçmişiyle yüzleşiyor. Çoğunlukla tek başına değil, beraberler. Ya da biri 18 yaşına dönse o hatalarını nasıl tersine çevirirdi, beriki 14 yaşına dönse lisede hangi bölümleri seçerdi, ne bileyim ilk aşkıyla yüzleştiğinde nasıl işleri kotarır, kefaretini öderdi gibi bir yüzeysellik söz konusu değil. Tam tersine, biraz da pat küt, o günlere dönse de yine aynı çocuk olma hâlleri, yine aynı heyecanları, aynı pişmanlıkları, aşkları, kaçamakları, hatta hataları yapma hâlleri mevcut. Daha da beteri, bütün bunların nasıl biteceğini, kimlerin kimlerle neler yaşayacağını söylese dahi öteki insanların irade ve seçimleri hâlâ geçerliliğini koruyor. Yani en basit şekliyle 2010 yılına dönsem Instagram’ı ben yazıp, Zuckerberg’e satmayıp milyarder olurdum gibi bir şey yok. Sen o zamana dönersin, eğer şansın yaver giderse güzelce yazarsın uygulamayı ve hatta satmazsın da, ama, balina gelir başka bir şey üretir ve günün sonunda elde sıfırla dımdızlak kalabilirsin.
Çok da uçmayalım. Metin olarak gayet başarılı A Big Bold Beautiful Journey. Yönetmenin nasıl işlediği, oyunculuklar, ne bileyim belki uyum zevkimize kalmış. Bana şu yukarıdakileri düşündürttüğü, bir öykü fikri getirdiği, bazı bazı boğazımda yumru bıraktığı için Seth Reiss’e teşekkürlerimi ve kıskançlıklarımı iletmeyi borç bilirim diyerek bitireyim.
*-Bunu ispat edemem, ve akademi benimle yüksek ihtimal aynı düşünmüyor ama Amerikan aksanı Margot Robbie’de inanılmaz kötü oyunculuklara sebebiyet veriyor. Sürekli bahsettiğimiz o “çok oynama”, yakın planlardaki ağız yapısı beni bir şekilde itiyor/geriyor diyebilirim.
-Çiftin uyumu konusunda soru işaretlerim mevcut.
-Müzikler ve görüntü yönetmeni bence gayet başarılı.
-Fleabag abla ve Fransız öpücüğü abi ne diye vardı, neden bu kadar karikatürize edilmişler anlamak güç.
