Eylül değil, ağustos sonu yazısı olacaktı bu. Hem yazdan bahsedecektik. Gözlüklerden, güneş kremi kokularından, çillerden, ne bileyim belki kolluk izlerinden… Ne oldu da mevsim değişti birden? Ha, tabii ya, yüzerken…
***
Denizimle rastlaşıyoruz. Nasıl oluyor bilmiyorum. Bir yerden kaçtığında, mesela vedalardan, ağlamalardan, türlü türlü hislerden… Hep bir şekilde dahasıyla karşılaşıyor insan. Bir şekilde, ve hep daha. Daha. Dahaaağğğğğğ, yetmiyorsun, yetmiyor dahaaaağğğğ.
***
Nayira kıyıdan el sallıyor. Bende bir korku. Kimse bilmiyor, ne bilsin. Kimse anlamıyor, ne anlasın. Söylüyorum. Ya bir daha göremezsem… Kulaç, kulaç, kulaç. Gıcık olsa da tuzlu tuzlu sarılıyorum denizden çıktığım gibi Nayira’ya. Yüzüne gözüne değip, kızdırıyorum bile tüm ikazlara rağmen. Gözümde -belki kulağımda- nikâh sırasında içine içine ağlar hâli. Biri iyi ya da gıcık etmeli.
Sonra Deniz beliriyor. Temas bağımlısı olduğumu çözmüş olacak. Gel, diyor. Ama tuzluyum, diyorum, sen gipgiyniksin. Olsun, diyor. Üstünü başını suya buluyorum. O sakallı yüzünü… Garip kafa hareketlerini, ve bal ve bazı ayıplı ayıplı şeylerde ağzını kapatan emoji gülüşünü, ve boynunu.
Çağla’ya da veda edeceğim, diye tutturuyorum. Soyunma kabinin yanında bekliyor, ona da sıkıca sarılıyorum. Öncesinde tuzluyum desem de, boş ver gibisinden havayı dövüyor. Eğer Çağla’yı tanısaydınız, ve hangi şartlar altında bana böyle sıkı sarıldığını bilseydiniz eminim benimle gurur duyardınız canım okur. Ve pek tabii ki vaziyetin bundan ibaret olması daha mahvetmeye yetiyor beni. Nil ve Kerim’e selamlarımı ileterek kaçıyorum yanından. Ağladım ağlayacağım. Sağı solu topluyor, oraya ve buraya gidiyorum. Sonbahar geldi hüzün, ilkbahar geldi kara hüzün…
Nereye kadar kaçılabilir, nereye kaçılabilir? Bildiğim yere, eve en benzeyen o koltuklara. Marş. Bir ses, bir vızıltı. Yoksa? Henüz gidememişler. Manevi şeylerin kaybı. Farkında değiller ama henüz dün tanıştığım Aytekin dahil hepsini kucaklamak istiyorum. Neyse diyorum, uzaktan el sallıyor, yarım kalmış pet şişede bir su buluyorum. Arkanızdan dökeceğim… Deniz o fıtıfıtı yürüyüşüyle yanıma geliyor. Eğer süper bi’ ekşili jelibon yemek istersen Almanya’dan bir tane getirmiştim, 24’üne dek buradayım. Hangisine ağlamalı? Beni sevmiş, hatta kulak vermiş olmasına mı? Düşünmesine, uzaktan uzaktan bana el sallamamasına mı? Seni bilmem canım okur ama ben bu Deniz’e ölürüm.
***
Tüm bu ölmeler yine sana çıkıyor baba. Çünkü biz, ne bileyim hiçbir şey yapamasak, hiçbir şey olamasak (çoğu zaman baba-oğul bile) en en en en azından yüzerdik… Senin kamp maceralarını, voleybol turnuvası anılarını, kızlarla konuşamamalarını, ve zaten dört göz oluşunu ve bundan utanışını, ama benim gibi olsaydın neler neler başarabileceğini, ve Love Story’yi, ve çıkan yangını, ve ıspanaklı börek lezzetlerini dinler, gülerdik. Her yaz… Anılar aynı. Belki de diyorum şimdilerde, hep aynı anıları tekrarlamak için yaşıyoruz.
Babam hasta yatıyor, bilinçsiz elini kaldırıyor diyebilirdim. Ama doğrusu kendince veda ediyor olurdu.
Öyleyse, babam elini kaldırıyor. Tutuyorum. Bana bu yaza yetişemeyeceğini söylüyor. Love Story’den, voleybol maçlarından, kızlarla konuşamamalarından ve dört gözlü oluşumdan bahset onlara diyor. Ama senin kadar yakışıklı olmadığımdan ve yangında yeğenlerimi nasıl kurtardığımdan da… Benim yerime de yüz diyor sanki biraz da. Her suya dalışımda tanıdık bir yüz aramam ondan. Çıkışta kimsenin elini tutamamam ondan. Kıyıda yere düşmelerim hep ondan. Hatta doğru düzgün kremlenememem bile, kokusu, o aptal kokusu yazı hatırlattığından, yazları üç kişi olmamız gerektiğinden ama olamayacağımızdan, çıkışta tost ve ayran, geceleri sahilde cin-tonik yapamayacağımızdan… Belki kimse domatesleri söğüş doğramadığından, su geçirmez deniz gözlüğü su geçirdiğinde yanlarını sıkmayı artık akıl edebiliyor oluşumuzdan. Belki mutfağı üst katta olan devre mülk saçmalığından, yazlık manitamı tavlada yendiğinden ve yazlık manitam hiç olmadığından. Deniz kestanesi ayağıma battığında çıkaracak, ilk Türk kahvesini zırlamam geçsin diye içerecek biri olmadığından. Bazıları beni sevmese de onları sevebileceğim, bunca büyümüş kalple ne yapabileceğimi bilemediğim, bütün bunlar ve öteki her şeyden ötürü seni çok özlüyorum baba.
Zamanında Mine, babasının haftasında kendini mutlu hissetmek istemediğini, mutlu edecek tüm o aktivitelerden -ama hepsinden- kaçındığını söylemişti bana. Yakıştıramıyorum o haftaya, demişti. Babam o zamanlar henüz ölmediğinden ne demek istediğini yahut ne hissettiğini pek anlayamamıştım. Ta ki bu sene denize düşene dek… Belki bunlardan bahsedemeyişimde, belki ne bileyim Nayira, Deniz ve Çağla’ya veda edişimde hep bunlar gizli.
***
Ahmet’i bıraktıktan sonra rastlaşıyorum Burak, Ayşenur, Miraç ve İdil ile. Dönüş yolunda. Camlarımızı indirip, bakışıyoruz. Elimi uzatıyorum. Bilinçsiz. Belki şunları der gibiyim: Hepinizi çok seviyorum, her birinizi gerçekten çok özleyeceğim.

Hoş geldin Buster…. Başka bir denizin tuzu, ayağımın tozuyla döndüm ben de evime. Benimki bambaşka bir deneyimdi ama haklısın, mevsim birdenbire değişti. Eskiden buruşana kadar suda kalmak isteyen çocuklar uzak adalardan birinde unutulmuş da yerine sıkıcı yetişkinleri bırakmış sanki… Bu yaz ben denizin dibindeki dünyaya daha çok daldım, ama deniz dışında daha çok vakit geçirdim. Kısa su altı seyahatlerimde içi görünen şeffaf balıklar gördüm, neydi isimleri acaba? Bu zamana kadar yaşadığım tek yas kendim için olandı. Ama yazdıkların içime dokundu, iyi ki sımsıkı sarılmışsın adı geçen herkese. Kalemine sağlık…
Not: Şimdi okurunca bu yorumdaki bazı betimlemeler çok sevildiği için yorum sahibi tarafından bambaşka bir eserde kullanılabilir. 😀
*okuyunca
Ezgiciğim selamlar, kullanılsın ve yeni güzel yazılar yazılsın, şiirler… Çok teşekkür ediyorum. Ben bence epey durdum denizde, kafam üşüyünce çıktım hehe
Bir yerde mi okumuştum bunu anımsayamadım. Keşke mutlu olduğumuzu düşündüğümüz bir zamanda sıkışsaydık ve sürekli aynı şeyi tekrar etseydik. cennetimiz de bu olsaydı.🖤
Özlediklerimize, özlenen zamanlara…
Zamanlar, zaman sürüleri… (hug )
Güzeller sen çok güzelsin, teşekkür ederim.
Benimkisi biraz daha korkunçtu, tüm sevdiklerimi Nuh falan gibi bir gemiye toplayıp o koy senin bu koy benim gezmek, tozmak. Ama kimsenin de gemiyi bırakmasına izin vermemek hahaha.