Şimdi düşününce, insan küçükken neden kitaplara sığınır pek anlam veremiyorum. Ne aradığımı pek bilemediğimi, ama aradığımı hatırlıyorum. Aradığım şeyin kitaplarda bulunacağına dair sonsuz bir inanç taşıdığımı da. Zannediyorum hayli yalnız bir çocuktum. Neyse ki asıl amacın bulmak değil aramakta olduğunu Tomris Uyar sayesinde öğrendim.
İlk okuduğum öykülerini sevmediğimi ansıyorum. Ne anlatmak istediğini, hatta neden anlattığını, belki ileri giderek boş yaptığını da düşünmüş olabilirim. Yine de ümidi kesmedim. İkinci, üçüncü kitabı derken önce kelimeleri dost oldu bana. Kullandığı ya da kullanmadığı, bazı bazı kaçındığı. Sonra cümleleri, en son da öyküleri. Sonra sonra, burada da çok kez bahsettiğim üz’re, kendisi, varlığı, bu dünyadan bir Tomris Uyar geçti fikri bana sırdaş, yoldaş ve daha birçok şey oldu.
Hep mi böyle deliydim maalesef onu da çok hatırlayamıyorum. Benim için son derece sıradan bazı şeyleri yapmanın başkalarına inanılmaz zor geldiği ya da onların hayat akışında gerçekleştirebildiği son derece basit işleri benim daha yeni yeni öğrendiğim varsayılacak olursa, hiçbir zaman çok bilemeyeceğim. O zamanlar, kitapları yazıldığı sırayla okuma hastalığım vardı. Meraktan ölsem, kuruyup gitsem de içime söz geçiremez, önce daha evvel yazılmış o kitabı okuyup ötekine geçmeye anca izin verirdim kendimi. Bu yüzden bazı kitapları sallapati yaptığım da çok olmuştur.
Kimden duymuş, nereden görmüştüm bilmem. Tomris Uyar’ın çevirdiği bir kitap varmış. Cortazar’ın. İsmi de aşk yaşamalık: Mırıldandığım Öyküler. İnternetten satış var ama, kitabın kendisi yok. Oraya buraya git, ona buna sor. Maalesef. Aslıhan. Üst kat. Kaderimiz çizildi. Sen bunu bunu okudun mu asıl, dedi sahaf abi. Bir de baktım biri 80, öteki 83’te basılmış. Hem mırıldanmadan önce, tam bana göre. Birini Tomris kendisi derlemiş, Çağdaş Amerikan Öyküleri. Ötekinde çevirmen olmuş. Borges ve Infante‘ye. Cortazar ve dünyasıyla da o zaman tanışmış oldum. Yüksek ihtimal Borges hariç öteki Latin Amerikalı yazarlarla da.
Gel zaman git zaman, yayımlandığında bir şekilde gözden kaçırdığım, çok uzun zaman önce okumaya başladığım Cortazar’ın Edebiyat Dersleri‘ni nihayet bitirebildim. 80’de verdiği bu derslerin 26’daki Türkiye’ye ne kadar çok benzediğine mi yanayım, dünyanın hiç değişmeyişine mi, yahut yukarıdaki anılar zihnimde üşüşürken kitaba devam etme çabalarıma biteyim yoksa Cortazar’ın muzipliğine mi pek bilemiyorum. Sağda solda kaybolmasın diye hem alıntıları yazayım hem de üzerine konuşalım istedim. (Bazı yerlerde kitabın editörlüğünü ben yapmak zorunda kaldım ne yazık ki.)
***
“Gabriel García Márquez, Pinochet devrilene kadar hiçbir şekilde roman yayınlamayacağını ilan etti. Neyse ki, fikri değişeceğe benziyor. Zira, Pinochet(ler)‘nin devrilmesi için yapmamız gereken şeylerden biri de kurmaca yazmaya ve okumaya devam etmektir.”
(-ler’ benden. Deseymiş, çok daha tatlı olurmuş. Elbette 50 sene sonra hâlâ aynı yerde sayacağımızı da tahmin etmemiş olabilir Cortazar’ımız. Bütün bu olan bitene rağmen yazmak ve okumak, hem kutsal bir direniş hem de hiç mi hiç anlamayacakları dilden konuşmak demek. Kıymetini hep daha çok bilmeli.)
“Eğer sersemlik edip oyunu düşmanın kurallarıyla oynarsam, kendi kendime müzmin sürgün etiketini damgalayıp hayatımı başka istikametlere çevirmeye çalışırsam bütün bunların gerçek olacağına dair neredeyse çılgınca bir ikna oluşu andıran bir his tüm benliğimi kaplamıştı. … Eğer bizi sarmalayıp, ezmeye çalışan olumsuzluğu temel olarak değiştirmeye muktedir değilsek, kendimize özgü misyon ve seçimlerimizde çuvallamış olacağız. Yurtlarından sürülmüş, teselliyi roman ve şiirlerde arayan yazarlar olarak anılacağız. Acı dolu bir tebessümle, Arjantinli ya da Paraguaylı sürgünler olarak takdim edilmeye devam edeceğiz.“
(Bazı bazı soruyorlar, neden yurtdışında yaşamıyorsun diye. Yahut, nasıl da buradasın, senin yerin oralar şeklinde. Sevdiğim, görece kafalı birçok insanın yurtdışında yaşadığını düşünecek olursak kısmen haklılar da diyebilirim. Ama hepimizin, üreten, iyi eğitim görmüş insanların hepsinin burada olmadığını varsaydığımızda bu bataklıktan nasıl çıkacağız? Hem -çok daha önemlisi- neden gitmek zorunda olan biziz ki?)
“Biz edebi etkinliğe edebiyatın kendisinden, ürünlerinden ötürü değer veriyoruz. … Sinemanın büyük bir kısmı fazlasıyla konformist ve netice itibarıyla pek de bir ilginçliği yok.”
(Sinema en sevdiğim sanat dallarından. Buna hiçbir kuşku yok. Yalnız, sinemayı yalnızca sinema olduğu için sevmek pek de olası değil. Oyuncularla yaşadığımız aşklar, şekilciliğe olan yatkınlığımız işin su götürmez bir parçası. Prodüktörlerin ürün yerleştirmeleri, hatta iyi bir senaryoya değil satacak olana yatırım yapmaları, menajerlerin oyuncu pazarlamaları, hatta pazarlama departmanının kendisi, bir rol kapabilmek için feda edilen her şey… Senaryonun, duygunun, oyunun yetmediği yerlerde basılan müzikler, renk renk ve cıvıl cıvıl bir dünya bizi ister istemez etkiliyor. Ama sınırları çizili bir şekilde, istenen, konformist biçimde.
Oysa sevdiğimiz çoğu yazarın tipini bile bilemeyebiliriz. Arda, Oğuz Atay’ı ilk gösterdiğinde, Nasıl da yakışıklı baksana, demişti. Bana pek de yakışıklı gelmemesi bir yana zaten adamın fotoğrafları da pek sınırlı, bir tahminde bulunmak güç. Oysa, o zaman için anlayamadığım, o yakışıklılığı ona verenin kelimelerinin gücü olduğuydu. Müzikler çalıyor, güzel kızların peşinde harap olunuyor, hayatın zorlukları karşısında beraber üzülüyor, rengârenk -ya da kapkaranlık da denilebilir- bir dünyayı ancak ve ancak zihnimizde yaratabiliyoruz kurmaca ile. İşte bu yüzden belki yalnızca edebiyatta, kelimelerden başka hiçbir şey göremediğimiz ama hepsini duyumsayabildiğimiz için -büyük oranda- yalnızca ortaya çıkan ürünle ilgileniyoruz.)
“Öykü kapalı bir düzendir. Belleğimizde kalacak, okuma zahmetine değen bir öykü okuduğumuz izlenimini bizde bırakması için, o öykü her zaman kaçınılmaz bir biçimde kendi içine kapanan bir öykü olmalıdır. … Geometrik figür olarak kürenin yansıttığı o olağanüstü kusursuzluk, bana kusursuz gelen bir öyküyü düşündüğümde de zihnimde beliren ilk imgedir. Bir roman bana asla bir küre duygusu vermez, bende daha ziyade bir çokyüzlü ya da muazzam bir strüktür duygusu uyandırabilir.”
(Cortazar için çember değil de kürenin bir anlatı oluşturduğu fikri çok hoşuma gitti. -İçi dolu olmalı.-Öykü yazımında en zor işlerden biri de vedalaşma faslı zannediyorum. Çok iyi yazdığınız, çok iyi anlattığınız o şey, genellikle kürenin dışında kalıyor ne yazık ki. İyi bir öykü okuru olmak da yine aynı şekilde zorlayıcı. Anlatmadıklarında, söyledikleri kadar söylemediklerine de bakmayı gerektiriyor. Romanı yolculukta, ne bileyim sesli bile dinleseniz olacakken, öykü, sessizlik ve mutlak surette dikkat gerektiriyor.)
“Öykü bekleyen, bir şekilde onu talep eden ve romanı karşıladığı ilgiyle karşılayan bir okur kitlesi var.”
(Cortazar her ne kadar romanlar yazmış olsa da benim için hep öykücü kalacak. Onun öykü üzerine kafa yormasına bayılıyorum. Bayıldığım bir başka şey de bu anlattıklarının gerçek olma ihtimali.)
“(Borges’in Gizli Mucize adlı öyküsünden bahsediyor.) Öyküde adam duvarın önüne getirilir. Nişan alma emrini veren subayın hareketini görür. Tam da o esnada, adam ölecek olmaktan müthiş bir acı duyumsamaktadır. Bütün hayatı boyunca tiyatro eserleri üzerine çalıştıktan sonra, nihayet, tam da o anda kafasında canlandırmaya başladığı eser başyapıtı olabilecek kıvamdadır. Ama zamanı yoktur çünkü askerler çoktan ona nişan almışlardır. Gözlerini kapar. Zaman geçer. Adam eserini düşünmeye devam eder. Yavaş yavaş karakterlerin özelliklerini hayal etmeye başlar. Eserin epey dirsek çürütmeye, çok fazla kafa yormaya, çok fazla yazıya mal olacağını bilmektedir. Tamamlanması en az bir yılı bulacaktır. Bir yıllık bir düşüncenin ardından, anlatıyı kafasında tamamlar. Ölmeden önce de son noktayı koyar. Kendini son derece mutlu hisseder çünkü yapmak istediği şeyi gerçekleştirmiş, nihai eserini tamamlayabilmiştir. Gözlerini açar. Subayın ateş emrini vermek için kolunu indirdiğini görür.”
(Borges’i övmek haddimize değil belki ama Cortazar’ın seçtiği bu öyküde adamın o andaki hislerine, sözgelimi Bir İdam Mahkumunun Son Günü’nde olduğu gibi yer yoktur. Çünkü adam -Jaromir Hladik- zaten yazmak, daha iyi yazmak, sürekli ve hep dahası ile boğuşan bir yaşam sürdürmektedir. Sezdirilen, bir sene daha verilmesi, ve işte o zaman başyapıtını ortaya çıkarabilecek olmasıdır. Ama belki de aslında olacak olan, o bir sene kendisine gerçekten verildiğinde belki 11 ayında kalem bile oynatamadan günlerini geçireceğidir. Bir yazar, beğenilmekten çok, en en en önce kendi beğeneceği bir anlatı oluşturmakla yükümlüdür. Ancak o zaman huzur içinde ölebilir.
Babamın hastanede bilinci kapalı biçimde yatarken, ona seslenirken, elini tutarken -o tutmazken- ne düşündüğüne çokça kafa patlatmışımdır. Belki ölmeden son isteği sorulacak olsa, biraz daha yaşamakla birlikte, beni -buster’ınızı- kendi çocuklarımla görmek olduğunu söyleyecektir. Arkadaşlarını nasıl kıskandığını, oyunu nasıl da yarım bırakıp torunlarını almak için okula koşuştuklarını anlattığını hatırlıyorum. Yalnız, burada, Jaromir Hladik’in durumundan başka kritik bir mesele daha var. O da isteklerin başka insanların tercihleriyle, belki kaderle alakalı olması durumu. Belki kendimi kandırıyorum, bilmiyorum. Ama kendine dair keşke şunu şunu da yapsaydım demeden, huzur içinde öldüğü fikrine inanmak istiyorum.)
“Mesela tüm editörlerin virgül koyacağı ve aslında gerekli de görünen bir yere virgül koyamıyorum. Çünkü o anda, cümlenin devamına bağlanan ve bir virgülün öldüreceği bir ritim içinde işleyen bir şey söylemekteyim. Virgül koymak aklıma dahi gelmiyor. … Virgülün gerektiğini bilmememden ötürü değil, diğer birçok içsel değişim gibi o virgülün kaldırılışının da -işte burayı açıklamak çok zor- daktilomun başına her oturduğumda ortaya çıkan ve cümlelerin bana sanki bir tür salınım, karşı koymamın mümkün olmadığı bir devinim içinde ulaşmasını sağlayan bir tür nabız atışına, bir tür vuruşa boyun eğmemden kaynaklanıyor. Onun bu şekilde çıkmasına izin vermek zorundayım zira söylemek istediğim şeye ancak bu şekilde yaklaşabiliyor, onu ancak bu şekilde dile getirebiliyorum. … Bir öykü yazarken sonuna yaklaştığımda her şeyin bir dalga gibi yükseldiği, dalganın kırılacağı ve son noktanın konacağı anda, o son ana kendimi bırakırım ki söylemekte olduğum şey dışarı çıkabilsin. Onu düşünmem. Çünkü o müzikal türde bir nabız atışına sarmalanmış biçimde yolunu bulmuştur. Bunu bilirim çünkü onun tek bir kelimesini bile değiştirmekten acizimdir. Tamamen aynı şeyi söylese dahi eşanlamlısını bile kullanamam. Çünkü o sözcüğün de başka bir uzamı olacak ve ritmi değiştirecek, benim koymadığım yere virgül konduğunda nasıl bir şeyler kırılıyorsa işte öyle kırılan başka bir şeyler olacaktır.”
(Cioran’ın bir virgül uğruna ölünecek bir dünya düşlüyorum lafı belki de ancak bu kadar güzel açıklanabilirdi. 1952’den 1980’e. Okumuştur eminim.)
“Her şeyden önce, bir yazar sözcüklerle oynar ama ciddiyet içinde… Dilin, bitmek bilmez olanakları ölçüsünde. … Eğer kendi çocukluğunuzu hatırlıyorsanız -ki ben biraz deforme etmiş olsak da hepimizin hatırladığına inanırım- oyun oynarken çok ciddi olduğumuzu anımsayacağımıza eminim. Oyun elbette ki bir eğlenceydi, ama bizim için çok büyük derinliğe, anlama da sahip bir eğlence. O kadar ki, çocukluğumda tek başıma ya da arkadaşlarımla oynarken herhangi bir sebeple oyunumuzu böldüklerinde kendimi incinmiş, hatta aşağılanmış hissederdim. Çünkü arkadaşlarımla oynadığımız o oyunun bizim için taşıdığı önemin, büyüklüğünün farkına varmadıkları izlenimine kapılırdım. Orada büsbütün bir düzen, bir sistem, küçük bir dünya vardı. En karmaşık oyundan en basitine kadar. Oyun sürdüğü müddetçe tamamen bize ait ve bizim için çok önemli başka âlemlerin yolcusu olurduk.”
(Hangi birinden başlamalı emin değilim. Kurmaca yaratırken evvela bunun bizim için, o an için, hayatımızdaki en önemli şey olması gerektiği vurgusunda bulunuyor Cortazar. O süreç içinde, karnımızın acıkmasının, bütün öteki sorumlulukların o anı sekteye uğratmasına, ve bunun hiçbir şekilde öteki insanlar, hatta en yakınlarımız tarafından dahi anlaşılamamasından dem vurmakta. Aman canım öykü işte değil, aman canım ne var ki şunu yapsan da başına otursan değil. Oradan uzaklaşılan her an, uzaklaştığımız ya da zorunda kaldığımız her dakika aslında kalbimizi kırıyor. Bunun ne denli büyük, ne denli önemli olduğunun anlaşılamaması canımızı sıkıyor.)
“Devrim yaparken o devrimi her alanda yapmak gerek. Burada bir romandaki üç seviyeden bahsettiğimize göre devrimleri olgularda, dış gerçeklikte yapmamız lazım. Ama aynı zamanda o devrimleri yaşatacak ve ondan istifade edecek insanların zihinsel yapısında da yapmak gerekli.”
(Aslında öyküyü yazdım bittiyle de süreç ne yazık ki bitmiyor. Birilerinin de okuması lazım. Birilerinin de nasıl okumak gerektiğini anlatması, taşın altına elini sokması lazım. Ancak iyi okurun, iyi editörün, iyi yayınevlerinin olduğu bir ortamda kurmaca yazının gelişeceğini söylüyor Cortazar. Eh, devrim demişken, bu devrimleri içselleştirecek zihinler yaratabilen herkese de selam olsun diyelim.)
“Eleştirmen, bir edebi eserin analizini derinlemesine yapan kişidir. Onu küçük parçalara ayıran, didikleyen ama tüm bunları yaparken de onu öldürmeyen bir insan olmalıdır, ki elbette en zor kısmı da budur. Çünkü gerçek hayatta bir canlının diri diri içinin açılmasına hepimiz karşı olsak da buna izin verilebilecek yegâne alan edebi eleştiridir. Hatta bunu bilhassa aramak gereklidir.”
(Bilhassa gereklidir çünkü o ‘genel bakış’ türünden üretilen içerikler hep -iyimser bir tahminle- biraz biraz eksik kalacaktır.)
“Estetik anlayışlar veya ‘izm’leri kendilerine temel almak yerine, etraflarını saran gerçekliğin kendi gerçeklikleri olduğunun yavaş yavaş farkına vardılar.”
(Bu da bir başka mesele. Neyse ki artık modern mi, romantik mi, yoksa postmodern mi, yahut o veya bu mu tartışmalarının bittiği dönemdeyiz. Yalnızca iyi ve kötü edebiyata yer var. Ve insanlar, hiç mi hiç bilmedikleri hayatlar hakkında yazanlar son derece gülünç karşılanıyorlar. Bütün sanat dallarını düşündüğümüzde yine en bakir kalanın iyi edebiyat olduğunu tekrar tekrar söylemekte beis görmüyorum.)
“Ben edebiyatın cevaplar vermek için doğmadığını düşünmüşümdür. Bana göre edebiyat daha ziyade sorular sormak, endişelendirmek, akıl ve hassasiyeti gerçeğin yeni perspektiflerine açmak için vardır.”
(Burası çok dokunuyor bana. Çok çok çok çok küçük kitlemden, bazen Yudum ne oldu, Şebnem ne âlemde gibi sorular geliyor bana. Daha uzun olsaydı, hatta roman olsaydı gibi öneriler hatta. Belki ileride olur, bunu şu an için kestiremiyorum. Ancak bildiğim tek şey o an için insanları alıp, başka bir gerçekliğe, başka bir oyuna, başka bir dünyaya götürmüş ya da buna cüret edebilmiş olmak. Bir sahnenin ötekinden uzun ya da kısa olması gibi bir durum söz konusu bile değil. İnanın. Hepsinin kendi içinde bir ritmi, Cortazar’ın deyimiyle bir nabız atışı var. Bu size yeterli gelmiyorsa ya ben iyi yazamamışımdır, ki bu yeterlidir. Okumaya devam etmezsiniz. Ama öyle değilse de, ya gözden kaçırdığınız bir yer vardır ya da kürenin dışına taşmak, hayatıma dahil olmak istiyorsunuz demektir. Bunu da çok iyi anlıyorum, ben de bunu sevdiğim –sevdiğim– yazarlar için çokça hissetmişimdir. Fakat, öyküye, anlatıya hiçbir söz etmeden.)
“Sadece Latin Amerika Edebiyatından bahsedebilmek için, sedyede yatan bir hastanın etrafını sarmış uzmanlarıyla falan bir ameliyathaneninkine benzer bir ortam yaratmak gerekir. O hastanın adı roman, öykü ya da şiirdir. İzleyici ya da hasta sıfatıyla o ameliyathanelerden birine ne zaman yolum düşse, sokağa çıktığımda bir bara gidip şarap içmek ve otobüslerdeki kızlara bakmak için korkunç bir arzu duymuşumdur. Ve bana her geçen gün daha mantıklı ve daha gerekli gelen şey -ister yazar olalım ister okur- edebiyata varoluşun en temel buluşmalarına gider gibi, aşka ve bazen de ölüme gider gibi, bu ikisinin bir bütünün bölünmez parçalarını oluşturduklarını ve bir kitabın da ilk sayfasından çok önce başladığını ve son sayfasından çok sonra bittiğini bilerek gitmemiz gerektiğidir.”
(Son noktayı bu alıntıyla koymak istedim çünkü yukarıda anlattıklarımın en saf hâli burada yatıyor. Eğer beni okuduğunuzda o an için canınız bira içmek, ne bileyim partilemek, belki belki salıncakta sallanmak ya da âşık olmak istediyse bu benim için şu anlık kâfi. Önemli olan anlatının ilk sayfadan önce başladığını ve son sayfadan çok sonra bittiğini bilmek belki de. Teşekkürler Cortazar, teşekkürler Everest Yayınları.)
